24 Ocak 2016 Pazar

Pamukkale Mitoloji “Oduncu Güzeli Efsanesi”

Topraklarımızdaki efsaneleri sizlere sunmaya devam ediyorum. Sırada Denizli şehrimizde Pamukkale travertenlerine ait mitolojik bir hikaye. Aslında sadece efsaneleri duymak bile o yerleri gidip görmemiz fazlasıyla merak uyandırıyor. Bu yer Pamukkale olunca güzelliğiyle de insanı cezbettiğini söylememiz gerekir. Ne mutlu ki gidip görme fırsatım oldu. Okulun düzenlediği bir organizasyonla böylesine güzel bir zenginliğe sahip olmamızın tadını çıkardım.


Hikaye geçecek olursak; Pamukkale’ye hayat veren termal suyun mitolojik çağlardan günümüze öyküsünde anlatılanlara göre, beyaz cennetin yaslandığı Çökelez Dağı’nın eteklerinde yaşayan bir oduncu ve onun kızı varmış. Kızın her yeri çıban ve sivilceliymiş. Bu nedenle de aynaya bile bakamaz, durgun sularda kendini seyredemez, utandığından kimselere görünmezmiş. Ona rastlayanlar da yolunu değiştirirlermiş. Oğlan anaları, “Aman çirkin kız, Allah oğlumu senden esirgesin” diye dua edermiş. Altın kalpli kız ise çirkinliğine, bu nedenle insanların ona reva gördüğü haksızlıklara hiç alışamamış.


Bir gün Denizli Beyi’nin oğlu, Çökelez Dağı’nda keklik avlarken su birikintisinin içinde sırma saçlı, güzel yüzlü bir kız olduğunu fark eder. Hemen onu alıp bir ağacın gölgesine yatırır. Bir süre sonra kendine gelen oduncunun kızı “Ben ölmedim mi” diye ağlamaya başlar. Neden ölmek istediği sorulduğunda çirkin olduğunu, bu nedenle herkesin kendisiyle alay ettiğini anlatır.


Beyoğlu, “Sen mi çirkinsin oduncu güzeli? Eğil suda kendine bir bak, senden güzeli var mı?” deyince, korkarak sudaki siluetine bakar. Bir de ne görsün… Sivilceli, her tarafı yaralardan geçilmeyen kız gitmiş, onun yerine dünya güzeli biri gelmiş. Meğer, Çökelez’in taşlarını Pamukkale yapan sırlı sular, oduncunun kızını da eşi bulunmaz bir güzele çevirmiş.


 

22 Ocak 2016 Cuma

Fantastik Hikayelerin Baş Rol Kahramanı Ejderhalar

Tarih öncesi dönemlerden günümüze kadar hala daha gizemini koruyan bu efsanevi yaratıklarla bir çok millet karşılaşmıştır. Kimileriyle dost kimlerine düşman kesilen bu devasa kudretli yaratığa insanların bakış açıları ve bir efsanevi hikayeyi barındıran Aziz George’dan bahsedeceğim.


Ejderha uzakdoğu ülkelerinde ve Türkler’de olağanüstü gücü, bilgeliği ve dayanıklılığı, simgelemektedir. Ejderha tek tanrılı dinlerde kötü olarak tanımlanır. Değişik kültürlerde ejderhayla savaşma sebebi değişik şekillerde anlatılır. Ejderhalar canavar olarak kahramanların, fatihlerin ve diğerlerinin bir toprağın kontrolünü ele geçirmek için dövüşmeleri gereken yeryüzünün gerçek bekçileridir. Aynı zamanda hazinelerin ve özel bilgi kapılarının bekçileri olarak görülmektedirler.


Ejderhayla mücadelenin sembolik anlamı ise iç bilginin hazinelerini kazanmak için üstesinden gelinecek güçlükler olarak nitelendirilmektedir. Bütün bunlardan sonra ejderhayı öldürmek; aydınlık ve karanlık arasında çatışma; kötünün, yıkıcı güçlerin öldürülmesi ve insanın kendi karanlık doğasını alt ederek kendine hâkim olmasıdır. Aziz George’nin burada bakireyi ejderhadan kurtarmak için savaşması, Ejderhanın temsil ettiği kötü güçleri öldürmesi ve daha sonrasında ejderhanın ölümüyle temiz güçlerin kurtarılmasıdır.


Aziz George ve Ejderha ikonografisinde ele alınış biçimiyle, Hıristiyanlık dininde ejderhanın Tanrı’nın düşmanı, kötülüğün gücü ve şeytan olarak tanımlandığı görülmektedir.


Musevilik’te ejderhaların derin sularda yaşadıklarına inanılır. Ejderhayı yenmek ise; dine aykırı güçlere karşı kazanılan zaferi simgeler. Eğer ejderhanın düğümlü bir kuyruğu varsa o ejderha; yenilmiş gücü simgeler. Eski inanışlarda ejderha, akrepte olduğu gibi gücünü kuyruğundan almaktadır. Hıristiyanlık’ta farklı azizler ejderhayla mücadele ederken gösterilmiştir. Bunlardan en ünlüsü Aziz George’tur, ama Aziz Michael ve Azize Margeret de ejderha ile savaşırken tasvir edilmişlerdir.


Ejderha hikayeleri görüldüğü gibi topluluklar arasında bakış açıları değiştiği gibi aynı zamanda dinler arasında da farklılıklar göstererek farklı temalarda hikayelere konu olmaktadır. Günümüzde sinemalarda çokça rastladığımız fantastik kurgularda yer bulan bu güçlü yaratıkla ilgili herkesin bir hayranlık duyduğu aşikar.


 

21 Ocak 2016 Perşembe

Tarihin İçerisinde Tarih

Bu yazımda sizlere İstanbul’un eski yapılarından bir olan ve çok sıkta bilinmeyen bir yapının tarihinden bahsedeceğim. Beyazıt Devlet Kütüphanesi…


İstanbul Eminönü ilçesi, Beyazıt Meydanı’nda bulunan Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Devlet eli ile kurulan ilk kütüphane özelliğini taşımaktadır. Kütüphanenin ilk binası 1506’da yapılan Beyazıt Külliyesi imaretinin bir bölümüdür.


Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin 1869’da çıkarılmasından sonra İstanbul’da genel kapsamlı bir kütüphane kurulması için Sadrazam Sait Paşa ve Maarif Nazırı Mustafa Nuri Paşa Beyazıt imaretini Maarif Nezareti’ne devredilmesini sağlamışlardır. Bundan sonra imaretin kütüphaneye dönüştürülmesi için çalışmalara 1882 yılında başlanmış, 1884 yılında da tamamlanmıştır. Bu arada Sultan II. Abdülhamit de özel bütçesinden katkıda bulunmuştur. Kütüphane, Kütüphane-i Umumi Osmani adıyla 24 Haziran 1984’te ziyarete açılmıştır.


Balkan Savaşı (1912–1913) sırasında savaş bölgelerinden kaçırılan çok sayıdaki kitap da bu kütüphaneye getirilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Beyazıt Umumi Kütüphanesi ismini alan kütüphaneye imaretin bir bölümünün daha eklenmesi ile depo durumuna getirilen kütüphanedeki sıkışıklık giderilmiştir. Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu’nun 1934’te yürürlüğe girmesinden sonra Türkiye’de yayınlanan her eserden bir nüshanın bu kütüphaneye gelmesinden ötürü koleksiyonları hızla büyümüş ve yeniden yer darlığı baş göstermiştir. Bunun üzerine 1946’da yapı onarılmış, kullanım alanı genişletilmiş ve 1974’te bitişiğindeki eski Dişçilik Mektebi de kütüphaneye tahsis edilmiştir. Böylece Beyazıt Devlet Kütüphanesi 1984’te yeniden hizmete girmiştir.


Türkiye’deki uluslar arası formlara göre ilk katalog çalışması 1939’da burada başlamış, yazar ve kitap isimlerine göre düzenlenen iki katalog 1944’te tamamlanmıştır. Maarif Vekâleti de ilk Türk kataloglarının kurallarını içeren kılavuzlar yayınlamıştır. 1950 yılında Dewey Onlu Tasnif Sisteminin kabul edilmesi ile birlikte kataloglama sistemleri yeniden düzenlenmiştir.


Kütüphanede Kitap Okuma Salonundan ayrı olarak “Nadir Eserler”, “Gazete ve Dergi”, “Harita-Afiş”, “Para-Pul”, “Müzik Dinleme”, Video ve Film İzleme”, “Görme Özürlüler”, “Atatürk ve İnkilapları”, “Gazte Okuma” bölümleri bulunmaktadır. Ayrıca kütüphanede bir de lisan laboratuarı açılmıştır. Aynı anda 400 kişinin yararlanmasını sağlayan okuma salonunun yanı sıra eğitici ve kültürel etkinliklere açık konferans salonu, cilt atölyesi, personel yemekhanesi, okuyucu kantini, fotokopi servisi, mikrofiş sistemi ile çağın kütüphanecilik alanındaki tüm yenilikleri burada bulunmaktadır. Kütüphane içerisinde 600.000 civarında kitap, 11.000’i aşkın yazma, 25.000 kadar da süreli yayın bulunmaktadır.


Böylesine geniş bir hazine sahip kütüphaneye siz değerli takipçilerimin gitmesini öneriyorum. Restore edilmesiyle biz değerli insanımızın hizmetine açılan bu yapının içerisindeki mistik havayıen azından bir kez de olsa tenefüs etmenizi isterim. Hele bir de benim gibi kitaplarla içli dışlı biriyseniz hiç kaçırmayın derim. İstanbul’a geldiğinizde uğrayınız, eğer İstanbul’da yaşıyorsanız bence imkan buldukça gitmelisiniz.