27 Şubat 2016 Cumartesi

Nisos ile Skylla, Orion, Pleiad’lar ve Rhoikos

Nisos ile Skylla


Megara kıralı Nisos’un başında erguvan renkli bir tutam saç vardı. Onu hiç kesmezdi. Nisos; saçı durdukça kendisine bir kötülük gelmeyeceğini biliyordu.


Bir gün Megara ile Girit arasında savaş çıktı. Girit kıralı Minos, Megara’yı kuşattı. Şehrin surlarından onu gören Nişosun kızı Skylla, yakışıklı kirala tutulu verdi. Bu savaşta onun üstün gelmesini istedi; bir gece babası uykudayken mor saçlarını kesip Minos’a götürdü. Girit kıralı hiç de umduğu gibi karşılamadı kendisini; tutkudan ne yaptığını bilmeyen Skyllanın davranışını beğenmemişti. Onu yanından kovdu.


Erguvan saçlarla birlikte Megara da Minos’un eline geçti. Savaşı kazandıktan sonra Girit kıralı gemisine atlayarak ülkesine doğru yol almaya başladı. O sırada, kıyıda kendisini seyreden Skylla denize atlayarak geminin dümenine tutunuverdi. Girit’o gitmek istiyordu sevdiği adamla. Belki de gidecekti. Gidecekti ama gökten bir kartal iniverdi denize, kızın iİ3tüne saldırdı. Tanrıların, hayvan biçimine sokarak kurtardığı Nisos’tu bu kartal. Skylla ürkerek dümeni bıraktı. Tam suda boğulacaktı kİ, Olympos’lular onun aşk yüzünden suç islemiş olduğunu düşünerek acıdılar; Skylla’yı da kuş yaparak kurtardılar.


Orion


Dev yapılı, ama son derece yakışıklı bir avcıydı ‘Orlon. Khios kıralı Oinoplon’un kızı Merope’ye tutuldu. Onun gözüne girmek için adayı yabani hayvanlardan temizledi. Oinopion, kızım Orion’a vereceğini söylemişti ama, düğünü durmadan geciktiriyordu. Dev avcı bir gün sarhoş olujp kötü sözler söyledi Merope’ye. Bunun üzerine Oinopion, Dionysos’a başvurup Orİon’un cezalandırılmasını diledi. Tanrı, derin bir uykuya daldırdı avcıyı; Khios kıralı da fırsattan faydalanarak onun gözlerini kör etti.


Bir süre öyle dolaşıp durdu Orion; sonunda da bir tapınaktan gözlerinin iyileşebileceğini öğrendi. Bunun için dünyanın doğusuna gitmesi gerekiyordu. Doğan güneşin ışıkları onun yüzüne vurunca gözleri açılacaktı. Orion doğuya, taa Lemnos adasına giderek gözlerine kavuştu. Khios’a dönüp kraldan öc almak istedi, ama adaya vardığında onu bulamadı. Oinopion kaçmıştı.


Khios’tan sonra Girit’e gitti Orion. Orada Artemis’in avcısı olarak yaşamaya başladı. Çok geçmeden onun Aurora’yı sevdiğini öğrendi tanrıça. Kıskançlığa kapılarak avcısını öldürdü.


Ölümünden sonra tanrılar gökyüzüne çıkardılar Orion’u. Bir takımyıldız olarak öteki yıldızların arasına koydular.


Pleiad’lar


Pleiad’lar diye Atlas’ın yedi kızma deniliyordu. Orion, adları EJlektra,Maia, Taygete, Alkyone. Merope, Kelaino, Aste-rope olan bu kızların peşine düşmüştü. Dirlik düzenlik vermiyordu zavallıcıklara. Sonunda Zeus, yedi kardeşe acıdı, onları alıp gökyüzüne çıkardı, yıldız yaptı. Yine uslanmadı Orion, orada da kovaladı Pleiad’lan. Geceleri gökyüzüne bakanlar; bu kovalamacanın hâlâ sürüp gittiğini görürler.


Yeryüzünde yaşadıkları süre içinde, kardeşlerinden Maia Hermes’i, Elcktra da Troia soyunun kurucusu Dardanos’u doğurmuştu.


Rhoikos


Rhoikos, devirmek üzere bulunan bir ağacı kurtararak bir ağaç perisinin ölümüne engel olmuştu. Ona “Karşılık olarak ne istersin?” diye sormuştu peri. Rhoikos da perinin aşkını istemişti. “Peki,” diye cevap vermişti peri, “son şimdi git; ben ilerde sana bir arıyla haber yollarım.”


Bir gün, Rhoikos arkadaşlarıyla çene çalarken bir arı geldi yanına. Periyi filân unutmuştu Rhoikos, arının vızıldayıp durmasına sinirlendi. Elinin tersiyle kovmak isterken hayvancağızı yaralayıverdi.


Bu davranışının da cezasını çekti ama. Habercisini yaraladığı için ağaç perisi, Rholkosun gözlerini kör etti.


 


 

26 Şubat 2016 Cuma

Mitolojide Suların Tanrıları ve Yer Altı Tanrıları

Mitolojideki Su Tanrıları


POSEIDON, Deniz (Akdeniz) ile Dost Deniz (Karadeniz) ’in efendisi ye yöneticisiydi. Yeraltındaki ırmaklar da onundu.


Titan OKEANOS, dünyayı kuşatan Okeanos adlı ırmağın efendisiydi. Karısı Tethys de’ kendisi gibi bir titandı. O büyük ırmağın nympheleri olan Akeanidler kızları, dünyadaki bütün ırmakların tanrıları da oğullarıydı.


‘Adı Derin Deniz anlamına gelen PONTUS, Toprak Ana ile kendinden çok daha önemli bir %deniz tanrısı olan NEREUS’un oğluydu.


NEREUS’a Deniz’in İhtiyar Adamı denirdi. Hesiodos, onun için, “doğru, haksever, ince” kelimelerini kullanır. Karısı Doris, Okeanos’un kızıydı. NEREIDLER diye anılan elli tane sevimli kızları vardı. Nereidler içinde en önemlileri Akhilleus’un annesi THETIS ile Poseidon’un karısı ARRHITRİTE idi.


TRİTON, Denizin Çalgıcısıjydı. Poseidon ile Amphitrite’nin oğulları olan bu tanrı çalgı olarak büyük bir deniz kabuğunu kullanırdı.


PROTEUS, bazen Poseidon’un oğlu, bazen de adamlarından biri olarak gösterilir. iki özelliği vardı bu tanrının: geleceği söyler, istediği zaman da kılığını değiştirirdi.


NAIADLAR da su nympheleriydı. Derelerde, kaynaklarda, çeşmelerde yaşarlardı.


Sonradan deniz tanrısı olan üç ölümlü vardır ki, üçü de önemsizdir. Adları LEUKOTHEA, PALAEMON, GLAUKOS’dur.


Mitolojideki Yer Altı Tanrıları Hiyerarşisi


Ölüler ülkesini, On İki Büyük Olymposlulardan biri, Ha-des ile karısı Persephone yönetirdi. Hades de denirdi Ölüler ülkesine; İliada’ya göre toprağın altında bulunurdu. Odysseta’da Hades’e Okeanos’un kıyısından, dünyanın ucandan girildiği yazılıdır. Daha sonra gelen şairler de, yeraltına varan yolun başlangıcının çeşitli mağaralarda, derin göllerde olduğunu söylemişlerdir.


İkiye ayrılırdı Hades: Tartaros S ile Erebos. Jttsanlar öldükleri zaman doğruca Erebos’a oradan da daha derindeki Tartaros’a giderlerdi.


Homeros, gölgelerin yaşadığı belirsiz bir yer olarak düşünmüştür yeraltını. Ona göre, hiçbir şey gerçek değildir Hades’de. Vergilius, Hoıüeros gibi düşünmez, ölüler ülkesini ayrıntılarıyla anlatır; bir coğrafyasını çıkarmıştır,: haritasmı çizer. Yeraltına inen yol, önce üzüntü ırmağı Akheron’ün ağlayış ırmağı Kokytos’a karıştığı yere > varır. Orada bekleyen ihtiyar kayıkçı Kharon, ölülerin ruhlarını karşı kıyıya, Tartaros’un giriş kapısının bulunduğu yere geçirir. Kharon, gömülürken dudaklarının üstüne geçiş parası konulan ölüleri kayığına alır yalnız, Tartaros’un kapısı önünde herkesi içeriye bırakan, ama dışarı kimseyi çıkarmayan üç başlı, ejder kuyruklu bir köpek, Kerberos, bekler. Kapıdan girince ölüler, Rhadamanthys, Minos, Aiakos adlı üç yargıcın Önüne çıkarlar; orada kötüler sonsuz acı çekmeye, iyiler de mutluluk içinde yaşamaya, Elysioh kırlarına gönderilir. ”


Akheron ile Kokytos’dan başka üç ırmak daha vardır Hades’de, yeraltım dünyadan ayırırlar: ateş ırmağı Phlegethon, tanrıların adına yemin ettikleri Şytks ve unutuş ırmağı Liethe.


Bir yerlerde de Plüton’un sarayı bulunur; Latin şairi Vergilius, sarayın çok kapılı olduğunu, konuklarla dolup taştığını yazar, o kadar. Başka şairlerin de bu konuda bilgisi yoktur. Sarayın çevresi, soğuk, ıssız, çorak bir ülkedir; garip, soluk çiçekler açar orada.


Yeraltında ERINYSLER (Latincede Furiae) adında üç kız kardeş oturur. Vergilius’a göre, Hades’e, gelen kötüleri cezalandırırlar. Yunan şairleri, Erinyslerin yeryüzüne çıkıp günah işleyenleri kovaladıklarım, suçsuzların öçlerini aldıklarını yazarlar. Adlan, Teisiphone, Megaira ve Allekto’dur.


Bunlardan başka UYKU ile kardeşi ÖLÜM de Hades’de yaşarlar. Düşler, yeraltından yükselip insanlara varır, iki kapıdan geçerler. Kapıların biri boynuzdandır; oradan doğru düşler geçer. Kötü düşlerin geçtiği kapı ise fildişinden yapılmıştır.


 

24 Şubat 2016 Çarşamba

İstanbul’un Kuruluşuna Ait Efsaneler

Timaoş’un Oğlu İstanbul’un Kurduğu Şehir


Söylenegelen odur ki, bir zaman Diyarbakır’a, Batos ve Yuhanna adlı iki yiğit kardeş egemendiler. Batos kentin doğusunda, Yuhanna batısında otururdu. Yuhanna’nın Zeure, Batos’un Dûrre adlı güzel birer kızları vardı. Yuhanna, Dara kentinin kralı Mitaos’a elçiler gönderip kızı Meryem’i imledi. Meryem, güzel ve akıllıydı.


Gelin geldiği Diyarbakır’ın suyunu, havasını, boranlarını ve bahçelerini beğendi. Dadısından kente ilişkin bilgiler sordu, kimin kurduğunu öğrenmek istedi. Geçmişi bilen, geleceği tahmin eden akıllı ve olgun dadı şunları anlattı: “Ya Meryem, ilkin şunu öğren. Bu kenti, Yunan kentlerinden Anadolu kentlerine kadar ülkeleri alan Roma imparatoru Timaoş kurmuştur. Bu Timaoş’un ataları,  Hz. Ishak’a ve Hz. İbrahim’e kadar çıkar. Kudüs’te Beytü’l-Hikmet’i kuran da odur. Çok mala sahip olduğundan, yeryü-zündeki tüm kentleri almak dileğindeydi. Timaoş’un İstanbul adında bir oğlu vardı. İstanbul, babası Timaoş’a, yeni bir kent kurmak ve kendi adını vermek işleğini açıkladı.


Amacının, dünya durdukça adının unutulmaması olduğunu bildirdi. Timaoş oğluna izin verdi, sen bilirsin dedi. İstanbul, babasından bu izni alınca hazinesini açtı, ustalar, mimarlar getirtti. Altı fersah uzunluğunda bir sur yaptırıp kendi adıyla anılan büyük bir kent kurdu. Dört yıl padişahlık edip öldü. Yerine oğlu Koslantin geçti. Bu kez, yarım kalan kenti Koslantin tamamlattı. Bu nedenle kente hem İstanbul, hem KosIantin derler.


Kartalların Kurduğu Şehir İstanbul


İstanbul’un bir başka kuruluş efsanesi de Bizans İmparatorluğunun simgesi olan kartalla ilgilidir.


Derler ki, çok ama çok eski zamanlarda şimdiki İstanbul kentinin bulunduğu yerin her yanı tepeler ve ağaçlarla kaplıymış ve orada kimsecikler yaşamıyormuş. Karşı kıyılarda, o zamanlar Khalkedon (Kadıköy) diye bilinen yerde Büyük Konstantin bir kent kurmak istemiş. Bunun için de gerekli araç gereç ne varsa hepsini hazırlatmış. Tam işe koyulacakları gün bir de bakmışlar ki ortada ne araç var, ne de gereç. Hepsi de yer yarılmış yerin dibine geçmiş sanki. Bu işin nasıl olduğunu hiç kimse anlayamamış.


İkinci gün imparator yeniden araç gereç getirtmiş, ama bekçilerin bütün uyanıklıklarına karşın nasıl olmuşsa olmuş, onlar da ortadan yok olmuşlar.


Üçüncü gün imparator başka araç gereçler buldurup getirtmiş. Bu kez gece gündüz aletlerin başına nöbetçi dikmiş. Gündüz böylece olaysız geçmiş. Ama gece olunca bir de ne görsünler! Bir kartal ordusu gelip aletlerin üzerine çökmemiş mi! Kartallar ne var ne yoksa kaldırdıkları gibi o dağlık, ormanlık, insansız yere götürmüşler.


İmparator o zaman bu kartalları ilahi iradenin yönlendirdiğini, kentin de oraya kurulmasının istendiğini anlamış, Konstantiniye’nin orada yükselmesi için buyruk vermiş.


İmparatorlar, Tanrı tarafından gönderilen bu kuşların anısını yaşatmak için kartalı o günden beridir Bizans’ın simgesi olarak kabul etmişler.


 

19 Şubat 2016 Cuma

Marko Paşa, Halil Rıfat Paşa, Zeynep Hanım ve Mazhar Osman Kimlerdir?

Marko Paşa


Marko Apostolidis, Marko Paşa denir. Türk hekimi ve devlet adamıdır. Doğum yeri ve tarihi bilinmiyor, 1888’de İstanbul’da öldü.


Marko Paşa, herkesin dertlerini sabırla dinlemesiyle ün yapmış bir hekimimizdir. Tıp öğrenimini tamamladıktan sonra Osmanlı devrinin en ünlü hekimleri arasına giren Marko Paşa, büyük yeteneği sâyesinde kısa zamanda yükselerek Tıbbiye-i Şahane Nazırlığına (Tıp Fakültesi Dekanlığı) getirildi. Marko Apostolidis. Serdar Ömer Paşa ve Tıbbiye öğretmenlerinden Kırımlı Aziz Bey ile birlikte Hilâliahmer’in (Kızılay) kurulmasına yardımcı olmuştur. 1878 yılında Ayan Meclisine üye seçilen Marko Paşa, çok iyi yürekli bir insandı. Kendisine başvuran öğrencilerini ve hastaların hiçbir zaman geri çevirmez, dertleri büyük bir dikkat ve sabırla dinler, eğer elinden bir şey gelmeyecekse, karşısındakine fark ettirmeden konuyu değiştirirdi. Bugün senin derdin beni ilgilendirmez, git başkasına anlat anlamında kullanılan Anlat derdini Marko Paşaya sözü de Marko Paşanın bu insancıl yönü yüzünden doğmuştur.


Halil Rıfat Paşa


Halil Rıfat Paşa, 1830’da Siroz’da doğdu, 1903’te İstanbul’da öldü. Sultan II. Abdülhamit devrinde hizmete giren Dârülaceze’nin (düşkünler yurdu) kurulması için büyük çaba harcadı.


Halil Rıfat, başlangıçta, doğduğu yer olan Siroz’da tahrirat kaleminde memurluk yaptı. Sonra sırasıyla Tuna mektupçusu, Varna, Tırhala ve Vidin mutasarrıfı oldu. Kosova. Selanik, Sivas, Aydın ve Manastır valiliklerinde bulundu. 1893’te dâhiliye nazırlığına, sonra da sadrazamlığa getirildi. Bu mevkideyken sakat ve yoksul erkek, kadın ve kimsesiz çocukları korumak için yapılan Darülaceze’nin kurulması için çok büyük gayret gösterdi. 2 Şubat 1896’da hizmete giren bu düşkünler yurdu, günümüzde de din ve ırk ayrımı gözetmeksizin düşkünleri barındırmaya, onların rahat bir hayat sürmelerini sağlamaya çalışmaktadır. 28 500 m’lik bir alana yayılmış dev bir kuruluş olan Dârülaceze, 25 yapıdan meydana gelir. Bu yapılar arasında 1 müdüriyet binası, 3 hasta hane, 5 düşkünler pavyonu, 1 çocuk yuvası, 1 cami, 1 kilise, 2 hamam bulunmaktadır.


Zeynep Hanım


Kavalalı Mehmet Ali Paşanın kızı ve Sadrazam Yusuf Kâmil Paşanın karısıdır. Mısır’da doğdu, 1881’de İstanbul’da öldü.


Kocası ile birlikte Zeynep Kâmil Hastanesini yaptırdı. Zeynep Hanım, 1845’de Yusuf Kâmil Paşa ile evlenmişti. Bu evliliği istemeyen ve Kâmil Paşayı da sevmeyen Abbas Paşa, Mısır Valisi olduktan sonra Yusuf Kâmil Paşayı hapsederek Zeynep Hanımı boşamak zorunda bıraktı. Fakat Mustafa Reşit Paşanın araya girmesi ve Sultan Abdülmecit’in fermanıyla Yusuf Kâmil Paşa İstanbul’a geldi. Bir süre sonra Zeynep Hanım da gelerek nikâhlarını yenilediler. Zeynep Hanımın çocuğu olmadı, kocasından sonra ölerek, Üsküdar’da kocasıyla birlikte yaptırdıkları Zeynep Kâmil hastanesinin bahçesine ve kocasının yanına gömüldü. Zeynep Hanım ve kocası, zengin oldukları kadar cömert, hayırsever ve yoksulları kayıran insanlardı. Beyazıt’ta son zamanlara kadar Zeynep Hanımın adım taşıyan güzel ve büyük konakta zamanın edebiyatçı ve bilginleri toplanırlardı.


Mazhar Osman


Mazhar Osman ünlü Türk hekimidir.  1884’te Sofulu’da doğdu, 1951’de İstanbul’da öldü.


Akıl hastalıklarını tedavi alanında büyük bir ün yaptı. Bakırköy Akıl Hastanesini ve Yeşilay Derneğini kurdu. Türk toplumunun yaşantısında ve dilinde Lokman Hekim’den de çok yer alan Mazhar Osman ın adı birçok deyime geçmiştir. Meselâ deli dolu davranışlarda bulunan veya garip ya da anormal huyları olan kimseler için kullanılan Mazhar Osmanlık, Onu ancak Mazhar Osman paklar gibi deyimler hep Mazhar Osman’ın sinir ve akıl hastalıkları alanındaki uluslararası ününden doğmuştur. Bu değerli hekimimiz. Türk tıp tarihinde yüzlerce yıldır süren eskimiş tedavi usullerini bir yana bırakarak sinir ve akıl hastalıkları tedavisine modem usuller getirmiş ve bu yanıyla tıp tarihimizde âdeta bir dönüm noktası olmuştur. Fakat giriştiği reform hareketleri toplumda çok sert tepkilere yol açmış ve ne yazık ki Mazhar Osman’ın adı kısa zamanda “pek sağlam akıllı değildir”e çıkmıştır.