28 Mart 2016 Pazartesi

Viyana Kuşatması Yazışmalarından Bir Derleme

Allah saklasın, bizi tepelerlerse, o zaman İskender köprüsü üzerinden geçip Viyana’yı kurtarmak için Orduyu Hümayun üstüne yürüyeceklerdir. Polom ya Kıralı Sobieski denilen melun, yanında kendisine bağlı Büyük Litvanya ve Küçük Litvanya hetmanları olduğu halde, atlı yaya otuz beş bin Polonya gâvuruyla Viyana’yı kurtarmak için yürüyüşe geçmiş bulunmaktadır.”


Bu mektup kendisine okununca Sadrazam öfkelendi: “Viyana’yı kurtaracağız diye gelenleri ben zaten biliyorum!” diye bağırdı. “Hepsi üç dört bin PolonyalI ile beş on bin Alman değil mi? Ne çıkar bundan?” Hüseyin Paşaya bir ferman gönderip, bütün gayretini göstererek ve bütün sakınma çarelerine başvurarak emrindeki İslâm askeriyle Tuna’nın karşı kıyısından Viyana’nın hizasına gelmesini, burada Tuna’yı geçip Orduyu Hümayuna katılmasını bildirdi. Ayrıca “Beş on bin atlı askeri sizi korumaları için gönderiyorum, bunlar Komorn adası üzerinden derhal yola çıkacaklardır” diye yardım vaadinde bulundu.


Bu cevabını kağıda yazıp gönderirken, aynı anda Hanın oğlu Alp Giray Sultana da on bin Tatarla Hüseyin Paşa’nın yardımına koşmasını emretti. Fakat Alp Giray bütün yükleriyle birlikte sadece altı yüz Tatarı yanına alıp Gran köprüsünden geçti. Ancak yanlarında götürdükleri bir sürü tutsak ve yığınla ganimet yüzünden yürüyüşleri aksadığı için, Tatarlarının yarısını ayırıp ganimetlerle birlikte Uyvar’a yolladı. Bu şekilde Serasker Hüseyin Paşa’nın ordusuna katılan yardımcı kuvvetin hepsi üç yüz kişi oldu.


Bu sırada ele geçirilen tutsaklar Hüseyin Paşaya karşı savaşmış olan gâvur ordusunun boğazdan çekilip, Viyana’nın yukarısındaki İskender Köprüsüne gittiğini haber verdiler. Durum görüşülüp tartışıldıktan sonra, daha başka imdat gelir umuduyla Sadrazamın buyruğu gereğince 14 Ağustosta yola çıkıldı. Tököly İmre, Pressburg kalesi önünden Tuna kıyısı boyunca yürüyüşe geçti. Serasker Hüseyin Paşa ise Slovakya’nın içine dalıp Beyaz Alpler denilen sıradağları aştı.


Daha hiçbir İslâm gazisinin ayak basmadığı yerlerden geçti. Köyleri, kasabaları, kale ve palankaları yaktı; kadınları ve çocukları tutsak edip erkekleri kılıçtan geçirdi. Yürüyüşün sekizinci gününde Morava ırmağını geçip, suyun öte yakasında Tököly İmre’yi beklemek üzere konakladı.


Ertesi gün, yani 24 Ağustos Salı günü, iki yürüyüş kolu yapıldı. Bir kol dağ yolundan, öteki kol kıyı boyundan yola çıktı. Giderken rastladıkları bütün köyleri yakıp yıkarak ikindi üzeri Viyana’nın hizasına gelindi. Daha önce gâvur taburunun ordugâhının bulunduğu adada bir süre konaklamak üzere çadır kuruldu. Hüseyin Paşa birliklerini ırmağın beri yakasından seyreden Sadrazam ile Orduyu Hümayun askerleri onları alkışlayıp övdüler.


Bu sırada Alp Giray Sultan’ın Tatarları bir çapuldan dönerek yanlarında tutsak getirdiler. Tutsakların anlattığı şöyleydi: “İskender Köprüsü’ne çekilen Alman ordusu sizin buralara geldiğinizi haber alınca, geri dönüp arkanızdan yürüdü. Şu anda savaş düzenine girip toplarını dizmiş, döğüşe hazır bir halde buradan pek uzakta bulunmayan bir dağa sırt vermiş olarak beklemektedirler.


Haberin doğruluğunu incelemek üzere birkaç serhatle gönderildi. Bunlar da verilen haberi doğrulayınca, İslâm gazileri telâşa kapılıp geri dönmek istediler. Fakat Serasker Hüseyin Paşa, Abaza soyundan gelme gözü pek ve dürüst bir adam olduğundan onlara verdiği karşılıkta “Sadrazama karşı dönüp gitmek gibi bir hareketin sorumluluğunu üzerime alamam. Bu düşmanla karşılaşıp savaşmadan da bir yere gitmem!” dedi.


Bu sırada daha önce Komorn adasında durmuş olan otuz bin gâvur askeri de çıkageldi. Böylece Hüseyin Paşa askeriyle birlikte iki düşman arasında kaldı. Sadrazam ise onları kendi hallerine bıraktı. İmdat gönderirim diye verdiği sözü tutmadı. Bunca askerin kanlarını akıtmasına engel olmak yolunda tek parmağını bile kımıldatmadı.


Böylece beş ya da altı bin asker, savaşı peşin peşin kaybetmiş bir halde seksen bin gâvurla karşı karşıya geldi. Ancak onlar için başka bir çıkar yol da kalmamıştı. Bahtlarının kapanmış olduğunu bildikleri halde, kadere boyun eğip atlara bindiler. At üzerinde savaş meclisi kurup şu karara vardılar: “Üç yanımızdan düşman ve dördüncü yanımızdan da suyla çevrilmişiz. Bizim için artık hiç bir kurtuluş umudu kalmamıştır. Ölenimiz şehit, sağ kalanımız gazi olur. O halde, bırakalım da dünyada ve ahrette adımız şanla şerefle anılsın!” Düşmanla çarpışma kararım bu şekilde verdiler.


 


 


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Viyana Kuşatması Günlüğünden Yansıyan Bir Kare

Mersilere yerleştirilmiş olan toplar sabah erkenden diri düşmanları üzerine ateş açtılar. Metrisler İçin seçilmiş arazi taşlık olduğundan sıçan yollarının kazılması çok güç oldu.


Sadrazam kaleyi dört bir yanından gözden geçirmek üzere hızlı koşan atına bindi. Bağlar içindeki bir tepenin üstüne bir gölgelik kurdurup oradan kaleyi ve ‘karşıda bulunan adayı gözlemeye koyuldu. Bu sırada adadan bir grup gâvur ortaya çıkınca delilerden biri kaç ağayı atlı olarak onlara karsı gönderdi.


Bunlar, herhalde palankalardan kaçarak sağ kalmış ve adaya sığınmış gâvurlar olacaktı. Ne zaman bir fırsat elverirse o zaman adadan kalenin içine geç-imek niyetindeydiler. Bu bakımdan Sadrazam adanın zapt edilmesinin, ayrıca kaleye u i asam köprüleri n tutunarak kalması çok önemlidir.


Batthyânyi ve Draskovich’in boyun eğip bağlılık andı içtikleri haberini getiren elçileri Sadrazamın huzuruna kabul edildiler ve etek öptüler. Bunlara, yani her iki Macar Beyinin temsilcileriyle divan tercümanına orta dereceden üç ve küçük dereceden dört hilat giydirildi.


Sadrazam, Adana Beylerbeyi Vezir Deli Emir Paşa’ya Nigbolu Sancakbeyi Sevhoâlu Ali Paşa’ya, Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşa’ya, Saruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’ya ye Sekbanlarıyla Serçeşmeye ferman buyurup, kalenin sol tarafında


Asır askeriyle Köstendil Sancakbeyi Arslan Beyinden de ada üzerindeki iki yüz tabya siperine karşı ırmak kıyısında metris kazılmasını istedi. Bu birlikler istenilen yere vardıklarında adada kapalı kalmış düşmanın üzerine pervasızca bir ucuma kalkıp çoğunu kılıçtan geçirdiler.


Gâvurlar ırmağın yukarı tarafında bulunan ordugâhlarına kaçtılar. İslam askerleri bunları ordugâhlarına gidilen köprüye kadar kovaladılar. Burada da zorlu kavga olup bu yiğitçe saldırışlar karşısında düşman dayanamayıp kaçmak zorunda kaldı. Köprünün beri yakadaki başı yakıldı.


Bu günü izleyen iki gün içinde de ordu içinde bulunan bin tutsağın kafası kesildi. Başıbozuk bir akıncı birliği Viyana kalesinden üç saat uzaktaki bir palankayı kuşatmış. Bir süre savaştıktan sonra, aralarından biri Teis olarak ortaya atılmış ve melun gâvurlara bir savaş hırs yapmış “Gelin teslim olun; bize boyun eğin, böylece kılıçtan^ geçirilmekten kurtulun!” demiş.


Gâvurlar razı olmuşlar. Bu sefer akıncılar; “o halde silâhlarınızı bize verin, biz de hepinizin adını yazıp Sadrazama götürelim” demişler. Gâvurlar da bütün silâh ve cephanelerini dört arabaya yükleyip palankanın kapısından dışarı çıkarmışlar. Arkasından da kendileri birer birer çıkmışlar. Yüz elli kadar gâvurun adı deftere yazılıp bir liste yapılmış. Gâvurların hepsi silâhsız kaldığından,

22 Mart 2016 Salı

Yeraltı Âleminin Ayrıldığı Katlar ve Dahası

Yakın doğu milletlerinden gelen ve Türk’ler arasında yerleşen mitolojik bilgilere göre, yer ile gökün arası beşyüz yıllık yoldur. Bu ara hava ile doludur. Bu mitolojik bilgilere göre yeraltı yedi tabakadır:


Birinci tabakanın adı Demka’dır. Çok fena kokulu bir yerdir. Orada bulunanlara Berşem denir. Onlara hem hesap, hem azap var. İkinci tabakanın adı Celde’dir. Orada cehennemlikler için her türlü azap hazırdır. Oradakilere Tams denir. Bunlar birbirini yerler. Üçüncü tabakanın adı Arka’dır. Orada katır büyüklüğünde akrepler vardır ki kuyrukları kısrak kuyruğu kadardır, her birinin kuyruğu üç yüz boğumludur ki bunların içi öldürücü zehirlerle doludur. Orada bulunanlara Kubs denir. Toprak yer, şebnem içerler.


Dördüncü tabakanın adı Harba’dır. Orada dağlar gibi ejderhalar vardır. Kuyrukları zehirlidir. Eğer her birinin zehri okyanuslara bile karışsa, deniz hayvanlarının hepsi ölür. Onlara Celham denir. Gözleri, ayakları yoktur. İki kanatları vardır, uçarlar. Beşinci tabakanın adı Melsa’dır. Oradakilere Mahtat denir. Hesapsız derecede çokturlar, birbirini yerler. Orada Öyle büyük taşlar vardır ki bu taşlar günah sahiplerinin ayağına bağlanarak cehenneme bırakılırlar. Altıncı ta-bakanın adı Secin’dir.


Cehennemliklerin günah defteri buradadır. Onlara da Kutata denir. Kuş şeklindedirler. Elleri adam eli, kuyrukları inek kulağı, ayakları da koyun ayağı gibidir. Melekler gibi yemez, içmezler, uyumazlar, aralarında kadınlık ve erkeklik yoktur. İşleri güçleri Tanrıya ibâdettir. Yedinci tabakanın adı Acbadı. Orada bulunanlara da Cüsum derler. Kısa boylu, habeşî siyahtır. Elleri, ayakları vahşi hayvan pençeleri gibidir. Ye’cüç ve Me’cüç’u bunların helâk etmesi ihtimali vardır. Şeytan da orada bir taht üzerinde oturur. Maiyeti etrafına dizilir, her biri yer yüzünde insanlara yaptıkları fenalıkları ve hiyleleri anlatırlar.


Yeraltı Âleminde Bulunanlar


Altaylı’lara göre dokuz kat olan yeraltı yahut karanlıklar âleminde oturanların başında kötülük tanrısı Erlik gelir.  Erlik’in emrinde bulunan ikinci derecedeki tanrılarla kötü ruhlar, zebaniler de orada bulunur. Cehennemler de oradadır. Körmös’ler, Aza’lar da Erlik’in emrini yerine getiren kötü ruhlardır. Sümer’lerin büyük Tanrılarından da yeraltında oturan belli başlı fırtına ve cehennem tanrısı Nergal ile karısı Ereşkigal vardır. Erlik ile Nergal’in yeraltında muhteşem birer sarayı bulunmaktadır.


Yeraltı Âlemine Gidenler Ve Dönebilenler


İnsanlardan yeraltı âlemine gittikten sonra dönebilenler Türk mitolojisinde pek göze çarpmaz. Ancak Sümer’lerden Dumuzi vardır ki o da tanrılaştıktan sonra gitmiştir. Bir de Şaman’lar Törenlerden sonra gider ve dönerlerdi.


Yeraltı âlemini en çok kötü ruhlar, günahkâr insanların bedeninden ayrılan ruhlar, zebaniler, şeytanlar işgal eder. Altay’larm (Sin) adını verdikleri ruh ta insan bedeninden ayrıldıktan sonra yeraltına gider, Erlik’in yanında bulunur.


Eş adındaki ruh ta insandan ayrılınca yine o alme gider.


Kıyamet Ve Deccal


Kıyamet, var olan her şeyin altüst olduğu, dünya düzeninin bozulduğu, Kozmik âlemin sarsıldığı, tüyleri ürpertici korkunç olayların her tarafı inlettiği, insanların, bütün yaratıkların perişan hale geldiği ve ölülerin dirildiği bir zamandır.


Kıyamet alâmetleri: Şaman’lara göre; kıyamet kopacağı zaman gök demir, yer bakır olacak, İnsanlar birbirini, baba oğlunu, oğul babasını tanınmıyacak.  Atbaşı büyüklüğündeki altın parçası, bir küçük kap içindeki yemekten daha kıymetsiz olacak.


Yakın doğu mitolojisine göre kıyamet alâmetlerinden biri de Deccal’m çıkmasıdır. Bunun tek gözü vardır. Meydana çıkınca tanrılık iddiasında bulunacaktır. Bir eşeğin üzerinde dolaşacak, bu eşeğin her bir tüyü bir ses çıkaracak, bu sesi işitenlerin çoğu ona uymakla batıl yola gitmiş olacaklardır. Ama nihayet Mehti çıkacak ve Deccal’ı Şam’da yakalıyarak öldürecektir.


Deccal bir de şöyle anlatır: Çok iri bir adamdır. Başı buluttan yukarı çıkar, derin deniz onun topuğuna kadar gelir. Bir eşeği vardır. O da kendi gibi iridir. Kulağının gölgesinde bin kişi yürür. Kim Deccal’ın yüzüne bakarsa baştan aşağı yılanlar, akrepler ile ejderhalara bakar gibi görür. Deccal şöyle de tasvir edilir: Kızıl renkli, kıvırcık saçlı, iri vücutlu, kaim boyunlu, tek gözlüdür. Tek gözü geniş alnının ortasında bir üzüm tanesi gibidir. Alnında (Kâfir) yazılıdır. Yahut başka bir yerden anlaşıldığı gibi, gözünün biri yeşil cama benzer, öteki gözünün yerinde de yırtıcı kuşların tırnağı gibi bir tırnak vardır. Deccal’ı öldürecek olan Mehti de şöyle anlatır: Sıcak memleketlerde serinlik için (Serdap) denilen yere girmiş, ondan sonra daha görünmemiştir. Kıyamet yaklaşınca tekrar ortaya çıkacaktır. O zaman Şam’da Deccal’ı yakalıyarak öldüreceği efsaneler arasında yer almaktadır.


Altaylı’lar kıyameti şöyle anlatırlar: Yerler ateş içinde yanacak, bu hale tanrılar ilgisiz kalacak, insanların feryadına kulaklarını tıkayacak, deniz korkunç dalgalarla çalkalanacak, sular kanlı akacak, yer altından uğultulu sesler gelecek, dağlar yıkılacak, gökler parçalanacak, denizlerin büyük çalkantılarla dipleri görünecek, denizin dibindeki (dokuz çatallı kara taş) dokuz yerden koparak ayrılacak, Her taştan dokuz sandık çıkacak. Her sandıktan koyu sarı renkte, demirden atlara binmiş dokuz adam, çıkacak, atların ayakları kılıç, kuyrukları kama gibidir. Nereye rastlaşa keser, biçer. Canlılara rastlaşa öldürür. Ayın ve güneşin ışığı yok olacak, her taraf kapkara hale gelecek, Ağaçlar köklerinden kopacak, yerler çatlayarak geniş aralıklar olacak, sular kuruyacak, dünyada hiç bir şeyde hayır kalmayacak, yiyecek, içecek, her şey yok olacak, böylece insanların ve yaratıkların hayatı sona erecek.


 

17 Mart 2016 Perşembe

Viyana Kuşatmasında Savaş Vakti

Seher vakti melun gâvurun iki yüz bin kişilik ordusunun Tuna kıyısındaki dağdan gelip, Kara Mehmed Paşa’nın bulunduğu taraftan kavga ve döğüşe tutuşmuş olduğu haberi geldi. Bunun üzerine Sadrazam, Kethüda Bey, bütün maiyet halkı, Şeyh Van’ı Mehmed Efendi, sipahi ve silahtarlarla geri kalan herkes atlara bindi. Sancak-ı Şerifi açtılar. Hep birlikte hareket edip anılan yere gittiler. Gâvurların top menziline yakın bir yerde Sadrazam için gölgelik kuruldu, kendileri bunun altına geçtiler.


Sağ kanatta Vezir Kara Mehmed Paşa, Deli Bekir Paşa, Serasker Koca Arnavut İbrahim Paşa, Binamaz Halil Paşa ve öteki beylerbeyleriyle sancak beyleri; Tuna’ya doğru ötelerde ada tarafında Eflak ve Buğdan beyleri askerleriyle yer almıştı. Sol kanatta Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa, Tatar Hanı ve birçok beylerbeyleri ile sancakbeyleri bulunuyordu. Ortada Sadrazam sağlı sollu silahtar ve sipahilerle durmaktaydı. Sadrazamın önünde ise yeniçeri ağasıyla kul kethüdası hayli kalabalık yeniçerileriyle yer almıştı. Çeşitli yerlere de Sahi topları getirilip konulmuştu.


Gâvurlar dağdaki palankaya varmışlar, koyu mavi gökyüzünün önünde yamaçları fırtına bulutları gibi sarmışlardı. Bir kanattan Tuna kıyısındaki Eflak Buğdan askerine karşı dayanıp, öteki kanattan en uzaktaki Tatar birliklerine uzanmışlardı. Dağ ve ovayı kaplayıp yarımay biçiminde savaş düzeni aldılar. Sanki kara katrandan bir sel gibi dalgalanarak dağdan aşağıya aktılar. Bu sel karşısına çıkan her şeyi çiğneyip yakıyordu. Böylece İslâm askerini iki yandan kuşatmak gibi boş bir amaçla saldırıya geçtiler.


Yarım saat kadar sonra Sadrazam kethüdası, yanında serçeşme, bazı ağalar ve maiyet halkının bir kısmı olduğu halde ilerleyip ön safta yer aldı.


İslâm tarafında bazı öncü birlikler dağ üstünde ayrı ayrı noktalarda silahlı çatışmalara başlamışlardı. Bu kavgalar kızışınca Sadrazam kethüdası yanındaki maiyet birlikleri ve atlı yaya sekbanlarla düşman üstüne yürüyüp savaşa tutuştu. Gâvurdan birçok kelle, tutsak ve bayrak ele geçirdi. Arkasından gâvurlar hücuma kalkıp bizimkileri yerlerinden geri püskürttüler. Bunun üzerine bizimkiler karşı hücuma geçip gâvurları tepeye doğru sürdüler. Sonunda gâvurlar yaya askerlerini kirpi engelleriyle birlikte ön safa, süvarilerini arkaya geçirdiler. Sonra da azmış domuzlar gibi tepeden aşağıya saldırıp bizimkileri yıkık köye f54} kadar çekilmek zorunda bıraktılar.


Savaş burada da bir süre ileri geri dalgalandı. Sonra kalabalık kitleler halinde saldıran melunlar sağdan soldan saflarımızı bozup İslâm askeri üzerine bu sefer her yandan yüklendiler. Şah i toplarını da savaşa sokup İslâm ordusu üzerine mermi yağmuru yağdırdılar. Tuna kıyısında Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa komutasındaki birlikleri bozup vadiye girdiler ve ordu-yu hümayunun ordugâhı önüne geldiler. Sol kanatta Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa direnmekteydi. Şam askeriyle birlikte zorlu bir kavgaya girmişti. Tatar Hanı ise, hiç bir şekilde onun yardımına koşmadı. Sadece kısa bir süre önce Kırım’dan gelerek Orduyu Hümayuna katılmış bulunan Hacı Giray Sultan bir aralık gelip savaşa karıştı.


Sadrazamın çevresindeki askerler, düşmanın her iki yandan saldırıp ilerlediğini ve İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğunu görünce güçleri azalıp kavga ve döğüş hevesini yitirdiler. Sonunda da her zaman bir bozguna sebep olan şaşkınlık halleri göstermeye başladılar.


Polonya Kıralı askerleriyle doğruca Sancak-ı Şerif üzerine saldırıya geçtiğinden, Sadrazam atına bindi. Sağlı sollu maiyet halkını, Şeyh Vani Efendiyi ve silahtarlarla sipahileri savaşa hazır duruma getirdi. Her iki kanattaki paşalar bozulmaya başlarken, ordunun kalbinde Sadrazam çevresindeki askerlerle birlikte sarsılmamış bir halde dimdik ayakta duruyordu. Fakat gâvurların saldırıları gittikçe arttı. Şiddetinden hiç bir şey kaybetmeksizin beş altı saat sürdü. İslâm ordusu üzerine düşmanın top, tüfek mermileri yağmur gibi yağıyordu. O zaman Müslümanlar iş işten geçip bozgundan kurtulmak imkânı kalmadığını anladılar. Sadrazamın çevresindeki askerler bir yandan dövüşüp bir yandan kaçmaya koyuldu. Çoğu doğruca çadırlarına koşuyor ve sadece canıyla malını kurtarmayı^ düşünüyordu.


Sadrazam en yakın adamları ve Sancak-ı Şerifle birlikte dövüşerek otağına doğru çekildi. Bu sırada din düşmanları sağdan soldan ordugâhın içine girmiş bulunuyordu. Metrislerde kalmış olan askere, bulundukları yeri derhal boşaltmaları için buyruk gönderildi.


Düşman cellat çadırına varıp hazine çadırına bir bayrak dikince, Sadrazam yakın adamlarından birkaçıyla tekrar savaşa girip orda bulunan yığınla gâvura karşı çarpışmağa başladı. Elinde mızrağı gâvurların içine daldı. Maiyeti halkından bir kısmı, bu arada mektupçusu Hırvat Ali Efendi ile birçok ağa ve içoğlanı öldürüldü; Bir kısmı da yaralandı. Kendisinin kırmızı ceketli Arnavut muhafızları son nefere kadar kırıldılar.


Sadrazam gözü pek bir gayret ve çılgınca bir inatçılık içinde buradan uzaklaşmak istemiyordu. Bugünü görmektense ölmek yeğdir, diyerek ölümü savaş meydanında bulmak kararındaydı. Sipahi Ağası Osman Ağa, bunca din kardeşine acıdığı ve Sancak-ı Şerifi kurtarmak istediği için Sadrazama yalvarmaya başladı: “Efendimiz, kerem eyle! İş işten geçti! Fakat senin varlığın ordunun can damarıdır! Onu kurban ederseniz, bütün İslâm ordusu yok olur! Lütfet, çekip gidelim!”


Böyle söyleyip Sancak-ı Şerifi eline aldı ve Sadrazam sağ kalan maiyetiyle birlikte Yanık’a doğru çekilmeye yöneldi. Güneş batınımdan bir buçuk saat önce otağın arka kapısından çıkarak yola koyuldular. Orduda bulunan herkes sadece yükte hafif öteberisini yanına alıp, öteki mallarım olduğu gibi geride bıraktı. Böylece perişan ve yaslı bir halde, sadece kuru canlarım kurtararak ve kanlı gözyaşları dökerek çekip gittiler.


Gâvurlar ise, bütün çadırları, cephaneyi, savaş araçlarını ve büyük küçük üç yüz topun tamamını ele geçirdiler. Sadrazamın kendi hâzinesiyle diğer bütün malları çadırında kaldı. Sadece koyuna sokulabilen ve koltuğa sıkıştırılabilen ufak şeyler kurtarılabildi.


Her şeyin sahibi Allah’ın yüce arzusu ve İlâhî takdiriyle meydana gelen bu korkunç bozgundan herkes şaşkına dönmüştü. Yatsı vakti Sultan Süleyman’ın otağını kurmuş olduğu yerdeki saraya geldiklerinde yollarım da kaybettiler. Bir saat kadar burada şaşkınlık içinde, bir ileri bir geri at sürdüler. Sonunda Reis Efendi’nin adamları bir meşale yaktılar da, bu sayede yolu seçip Yanık’a doğru ilerlemek imkânını buldular.


Viyana’dan dört saat ötedeki ırmağı geçtikten sonra Sadrazam atının başını yolun sağ tarafına çevirip kenarda bir süre dinlendi. Sonra tekrar yola koyuldu. Gün doğarken sabah namazım tam zamanında kılmak üzere kısa bir mola verdi. Arkasından tekrar atlara binilip hareket edildi.


Ordunun geri kalan kısmı da, kimi önden kimi arkadan ama hepsi can kurtarma telaşı içinde Yanık’a bir an önce varmak amacıyla yollara dökülmüştü.

15 Mart 2016 Salı

Viyana Kuşatmasından Birkaç Günün Derlemesi

25 Ağustos Çarşamba


Bu gece, gâvurlar güneş batımından sonra Ahmed Paşa koluna karşı baskına kalktılar. Fakat Allah’ın yardımı sayesinde İslam askeri uyanık durumda bulunduğundan hiç bir zarar veremediler ve tersyüzü edip domuz damı denilen deliklerine domuzlar gibi kaçtılar.


Öğleden önce Sadrazam metrislere gitti. Hüseyin Paşa, Deli Bekir Paşa, Kethüda Bey Yusuf Ağa, Yeniçeri Ağası Rodoslu Mustafa Paşa iie diğer ordu kumandanlarını tabyasına çağırttı. Her birini uygun biçimde, fakat sertçe uyarıp, canlarını mallarını hak dini uğruna harcamalarını, başlamış olan hareketin başarıya ulaşması İçin bütün güçlerini kullanmalarını etkileyici şekilde emretti. Sonra da ileri hatlardaki tabyasına gitti.


Sadrazam, Eğri Vilâyetini Kethüda Ahmed Paşa’ya ve Maraş vilâyetini Ömer Paşa’ya verdi. Her ikisine de huzurunda en yüksek dereceden hilat giydirildi.


Öğleden sonra sol kanattaki Vezir Ahmed Paşa kolunda bir püskürme lağım patlatıldı. Arkasından tutuşan kavga ve döğüş alevi yarım saatten fazla sürdü. ‘Bir ara savaş son bulmayacakmış gibi göründü ve görülmemiş şiddetle dövüşüldü. Serdengeçtiler ağasına orta derecede hilat giydirildi.


Ömer Paşa, Harmûş Mehmed Paşa ve Saruhan Sancak Beyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’ylâ daha bazı sancak beyleri koruma görevi verilerek Tatar Hanına gönderildi.


Geceleyin gâvur ordusundan gelme iki tutsakla, püskürme lağım patlatılmış olan yerde tutulmuş başka bir tutsak Sadrazamın huzuruna getirildi.


26 Ağustos Perşembe


Kuşluk vakti yeniçeri kolunda bir lağım patlatılıp arkasından yarım saat kadar zorlu savaş yapıldı. Zağarcı kolunda hendeğin içine doğru on adım daha ilerlendi. Öğleye doğru Afyonkarahisar Sancağı, Sadrazamın ağalarından Erzurumlu Ömer Ağa’ya verildi ve ‘kendisine yüksek dereceden bir hilat giydirildi.


Güneş batınımdan sonra Rumeli kolunda bir püskürme lağım atılıp gâvurların domuz damının büyük bir kısmı çökertildi. Bu yerin sabaha kadar bütünüyle ele geçirilmesi emredildi ve bu işi yürütmek üzere ö-zel olarak bir ağa görevlendirildi.


27 Ağustos Cuma


RUMELİ kolunda ölümü hiçe sayan kahramanlar, serdengeçtilerin önünde dikili duran kirpi engelleri sabah erkenden hayli gayret göstererek kementle kendilerine çektiler ve Sadrazamın huzuruna getirdiler. Kendilerine zengin armağanlar verildi.


Eğri ve Varat timariı sipahilerine buyruk yazılıp, Kethüda Ahmed Paşa’nın kethüdasıyla birlikte Macar Kiralına gitmekle görevlendirildiler. Buyrukta eksiksiz toplanmaları, Kıralla birlikte yola çıkıp Eğri Beylerbeyi Ahmed Pşa ve Varat Beylerbeyi Mehmed Paşa’yla birleştikten sonra ırmak yukarı ilerleyip öte yakada ordugâh kurmaları bildiriliyordu.


Geceleyin gâvurların bir lağımı keşfedildi. Öğleden önce gâvurlar Zağarcıbaşı koluna saldırdılar. Yarım saat süren zorlu bir savaştan sonra geri püskürtüldüler. Altı kelle ele geçirildi.


Uyvar Beylerbeyi Hocazade Haşan Paşa ordugâha geldi ve kendisine yeni Rumeli Beylerbeyi olarak Sadrazamın huzurunda törenle en yüksek dereceden hilat giydirildi. Rumeli Beylerbeyi olan Şeyhoğlu Ali Paşa’ya ise Uyvar vilâyeti verildi ve kendisine en yüksek dereceden hilat giydirildi. Haşan Paşa metrislere gitme buyruğu aldı.


İkindi üzeri Rumeli kolunda serdengeçtilerin bulunduğu yerde bir lağım patlatıldı. Bir sürü gâvuru havaya savurup birçoğunu da öldürdü. Şimdiye kadar hiç bir lağım bu derece etkili patlatılmamıştı. Arkasından da serdengeçtiler hemen hücuma kalktılar. Yarım saat süreyle gâvurla kavgaya tutuştular. Kelle ve tutsak ele geçirdiler. Bu lağımı hazırlamış olan askerler Sadrazamdan armağanlar aldılar.


Bu savaşta cebeciler kethüdası şehit düştüğünden, eski cebeci başı Fazlı Ağa’nın oğlu kethüda tayin edildi. Kendisine orta dereceden hilat giydirildi.


Çorum Sancakbeyi üç tutsak getirdi ve kendisine Sadrazamın huzurunda orta dereceden hilat giydirildi. Öte yandan akşama doğru Şeyhoğlu Ahmed Paşa tarafından dört tutsak gönderildi. Bunları getiren paşanın kapıcılar kethüdasına orta dereceden bir hilat giydirildi.


Bu gece gâvurlar kaleden otuz tane fişek attılar.

Viyana Kuşatmasında Temmuz’dan Ağustosa Geçiş

Sadrazam öğleden önce Vezir Ahmet Paşa kolunu ziyaret etti. Burada yarım saat kaldıktan sonra Yeniçeri Ağasının tabyasına gitti. Orda bulunduğu sırada Haznedar Ali Ağa da geldi. Sadrazamın yanında bir süre dinlendi. Birlikte serdengeçtilerin ileriye alınmış metrislerine giderek buradan kaleyi seyrettiler. Ancak Sadrazam haznedarla birlikte geri dönmedi. Kendisi için yeni kurulan tabyanın yapım çalışmalarını gözden geçirip eski savaş mahallinde kaldı. Sadece bir tek tabyaca ustası olduğundan Sadrazam dokuz kişiye küçük timarlar vererek onları tabyaca ustası tayin etti.


Metrisler her gün bir parça öne alındığından Yeniçeri Ağası için de yeni bir tabya yaptırıldı. Bu kola verilmiş bulunan beş Kolombrine topuyla yirmi beş Sahi topu ön hatlara çekilip ateşe hazır duruma getirildi.


İkindi namazından sonra sağ kanattaki Kara Mehmed Paşa kolunda bir lağım patlatıldı. Bir hayli gâvuru yok ettiyse de istenilen etkiyi pek yapamadı.


Güneş batmazdan az önce Tököly’den bir ulak geldi. Güneş batımından sonra gâvurlar, Kara Mehmed Paşa kolunda bir püskürme lağım patlattılar. Ama Allahın lütfu sayesinde kimseye bir zarar vermedi.


31 Temmuz Cumartesi


Bugün Haznedar Ali Ağa, Padişahın yanına dönmek üzere erkenden yola çıktı. Yanık’a kadar yanına Aydın Sancak Beyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa ile Sadrazamın Delilerinden bir birlik verildi. Aynı zamanda Sadrazamın ağalarından Ömer Bey, Belgrad’a gönderildi. Yeğen Hüseyin Bey Te Telhisi İsmail Ağa’ya Haznedarın kafilesini mehterhaneyle uğurlamak görevi verildi. Sultan Süleyman otağının kurulduğu yerde yemek molası verildi. Telhisi İsmail Ağa ordugâha dönerken yola çıkan Ali Ağa’yla birlikte bir süre daha gidilip alayla uğurlandı.


Perşembe günü Tököly’den gelmiş bulunan Hırvat, bugün Tatar hanının oğlu Alp Giray komutasında on bin tatar askerinden meydana gelen bir takviye kuvvetinin Tököly’ye verildiği fermanını aldı; kendisine ayrıca iki adet hilat verildi.


Sipahi ve silahtar birliklerinden kendilerini, serilen geçti olarak yazdırmış bulunan bin askerin adı Sadrazamın huzurunda okundu ve künyeleri kütüğe geçirildi. Sipahiler altı bölüğe ayrıldı. Silahtarların adlarının okunması bugün yapılmayıp, ertesi güne ertelendi.


Akşam üzeri gâvurlar Kara Mehmed Paşa kolunda bir lağım patlattılar. Ancak Allahın inayetiyle, İslâm ordusuna hiç bir zarar vermedi. Aksine geri tepip bir hayli gâvuru cehennemin gayya kuyusuna gönderdi. Yeniçeri Ağası, Sadrazama bir ulakla haber gönderip metrislerde bir sancağın dahi zarar görmediğini bildirdi. Bu güzel haberden dolayı Sadrazam, ulağı çil çil altınla mükâfatlandırdı.


Yatsı namazı vakti Rumeli kolundan şarampollere karşı hücuma geçildi. Allahın yardımıyla hücum edenler ilerleyip şarampole bitişik hatta kadar olan kısmı ele geçirerek burada metrislendiler.


Geceleyin Tuna tarafındaki hristiyan ordusundan dokuz gâvur geldi. Sadrazamın huzurunda “Biz kendi arzumuzla kaçıp size hizmet etmek için geldik!” dediler. Merhamet sahibi Sadrazam lütûf ve kerem göstererek adamların Delibaşının emrine verilmesini buyurdular.


Yeni bataryalara yerleştirilmiş bulunan toplardan ikisine gâvurun güllesi değdi ve kundakları paramparça oldu.


Geceleyin şarampoller alınıncaya kadar bombalar ve taşlarla beş saat süreyle tasvir olunmaz bir savaş yapıldı.


1 Ağustos Pazar


Bugün Hanın oğlu Alp Giray Sultan rüzgâr gibi at koşturan on bin tatar ve Tökeli’nin maiyet adamlarıyla birlikte Pressburg’a gitmek üzere yola çıktı.


Râkoczy’den gelen ulaklar mektup getirdiler. Kendilerine Sadrazamın huzurunda hilat giydirildi. Öğleden sonra silahtar serdengeçtileri altı bölüğe ayrıldılar. Hepsi bin kişi kadardı. Sadrazamın huzurunda teker teker adları okundu. Düşman bugün çok şahane güllelerle atışa başladı. Öyle ki, rastladığı yeri süpürüyordu.


Yakalanan bir gâvur getirildi. Sadrazamın huzurunda sorguya çekildikten sonra öldürülmedi. Düşman ordusundan kaçtığı ve tavlacı askerler tarafından yakalandığı anlaşıldı.

12 Mart 2016 Cumartesi

Büyük Mitoloji Ailelerinden Athenai Soyu: Prokris ile Kephalos

Güzel, güzel olduğu kadar da talihsiz bir kadın, olan Prokris, Prokne ile Philomele’nin yeğenleriydi. Rüzgârlar tanrısı Aiolos’un torunu Kephalos’la evliydi. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı; ama bu mutluluk, Şafak tanrıçası Aurora’-nın araya girmesiyle bozuldu.”


Kephalos, her sabah erkenden kalkıp geyik avına çıkardı. Şafak, genç avcıyı birkaç kere görmüş, ona âşık oluvermişti. Ama Kephalos’un gözü, Prokris’ten başkasını görmüyordu. Aurora, yakışıklı delikanlının bu bağlılığını koparmak için elinden geleni yaptı. Sonunda, “Bakalım,” dedi, “karın da sana bu kadar bağlı mı? Nereden biliyorsun seni aldatmadığım?”


Bu soru, Kephalos’u çılgına çevirdi. Uzun süredir kanımdan uzaktaydı. Üstelik Prokris de Öyle güzeldi ki… Karımın kendisine bağlılığını denemeden İçi rahat etmeyecekti. Hemen kılık değiştirerek ülkesine döndü. Bazıları, bu konuda Aurora’nm delikanlıya yardım ettiğini söylerler. İster etmiş, ister etmemiş olsun, öyle değişik bir kılığa girdi ki Kepha değil karısı, neredeyse kendi bile tanıyamayacaktı kendisini.


Kıskanç avcıyı, acılı yüzlerle karşıladılar evinde. Delikanlı. “Neden böyle üzüntülüsünüz?” diye sordu hizmetçilere. “Efendimiz uzaklarda da onun için,” cevabını aldı. Bunu duyunca çok sevindi Kephalos: “Demek beni bu kadar çok seviyorlar,” diye düşündü. Prokris’in karşısına çıkarıldığı zaman sevinci daha da arttı. Karısı, kocasının yokluğundan ötürü öyle üzgün, öyle üzgündü ki… Kepha’os, neredeyse kendini tutamayıp kim olduğunu söyleyecekti: ama Aurora’nın alaycı sözleri geldi akima, Prokris’e yakınlık göstermeye başladı. “Ne kadar güzelsiniz.” dedi kadına. “Kocanız uzaklarda kim bilir kiminle sevişirken siz burada tek başınıza solup gidiyorsunuz.”


Prokrİs, ağırbaşlı davranışını sürdürdü, karşısındaki yabancıya yüz vermedi. “Ben kocama bağlıyım,” dedi, “o nerede olursa olsun, ben ondan başkasını sevemem.”


Birkaç gün sonra, kılık değiştirmiş Kephalos’un üstelemelerine dayanamayarak bir an duraklayıverdi. Bu duraklama Kephalos İçin yetti de arttı bile. “Utanmaz kadın!” diye bağırdı. “Bak, işte ben senin koçanım! Beni aldatmaya kalkarsın ha? Kendi gözlerimle gördüm!” Aslında gördüğü bir şey yoktu ya, neyse…


Prokris, uğradığı bu haksızlığa dayanamayarak evden kaçtı. Sevgisi, ansızın nefrete dönüvermişti. Kocasına da, bütün erkeklere de lanet ederek dağlara çıktı. Yalnız başına yaşayacaktı artık.


Çok geçmedi, Kephalos suçunu anladı; karısının izini aradı bir süre. Sonunda Prokris’i saklandığı yerde bularak bağışlamasını diledi. Kocasını hemen bağışlamadı Prokris, ama sonunda onunla yeniden aynı evde oturmaya boyun eğdi.


Karı-koca, eskisi gibi, mutluluk içinde yasamaya, başladılar. Gece gündüz birlikteydiler. Zaman zaman da ava çıkıyorlardı. Prokris, kocasına, nereye fırlatılırsa gidip oraya saplanan bir mızrak armağan etmişti.


Bir gün, yine ava gitmişlerdi. Karı-koca, ağaçların arasında ayrıldılar. Kephalos, çevresini gözetlerken biraz ilerisindeki bir çalılığın kıpırdadığını gördü. Karısının verdiği mızrağı çalılığa fırlattı hemen. Hayvan yerine, bağırarak bir kadın yığıldı otların arasına. Bu kadın, Prokris’te ölmüştü.


 


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Türk - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine “Viyana Kuşatması Kapsamında”

Viyana’nın 1683 yılında İkinci defa kuşatılması, Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana önlerinde yenilmesi ve o tarihten sonra Avrupa ortalarındaki Türk üstünlüğünün yavaş yavaş gerilemeye başlaması ve sonunda Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması da yine bu dönüm noktasının getirdiği sonuçlar olmuştur.


1683 yılından, 1945’te Kızıl Ordu’nun Avrupa’nın kalbine girmesine kadar, Batı Hıristiyanlığının varoluşu bu denli ciddî bir tehlike ile karşılaşmamıştır.


Viyana surlarında gediklerin açıldığı bir sırada Türk üstünlüğünün yediği darbe, yakın ve uzak sonuçları ile Avrupa’nın modern tarihini tayin etmiştir denebilir. Batı Hristiyanlığının Türklüğe ve İslâmlığa karşı direnmesinin başlıca sorumlusu da Habsburg hanedanının yönetimindeki Avusturya olmuştur. Bu darbeden sonra Osmanlı İmparatorluğu kendini kolay kolay toparlayamamış; buna karşılık Avusturya, yıllardır sürdürdüğü Ren bölgesinde egemenlik kurmak politikasını değiştirerek gözlerini Tuna bölgesine; güneye, güney-doğuya çevirmiştir. 1683 yılında ‘Hilâl’ ile ‘Haç’ arasında son safhasına giren mücadele, 1914 kıyameti kopuncaya kadar sürmüştür.


Avusturya’nın temsil ettiği Batı Hristiyanlığının direnmesi, değişik adlar ve yönetimler altında yüzyıllarca öncesinden başlamış; 1683 Viyana kuşatmasında doruğuna erişmişti. Aslında, İngiliz tarihçisi Lord Acton’un da belirttiği gibi, modern Avrupa, tarihî Türk baskısının Avrupa’da hissedilmesi ile başlamıştır.


Tarihçiler, modern Avrupa tarihini 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi ile başlatmaktadırlar. Aslında Türk baskısı kendini Avrupa’da çok daha önceden hissettirmiştir. İstanbul’un fethinden yüzyıl önce Orhan Gazi’nin ordusunun Rumeli’ye geçmesi, Sultan Murat’ın Balkan zaferleri, Yıldırım Beyazıt’ın Niğbolu’da Haçlı ordularını bozguna uğratması, Batı Avrupa Hristiyanlığının gözlerini daha çok açan baskılar olmuştur. Hatta çok daha gerilere kadar gidip 1071’de-ki Malazgirt zaferini, hatta ve hatta Türk askerî gücünün IX. yüzyılda Abbasî devletinin hizmetine girmesini de Avrupa tarihini etkileyen olaylar olarak görebiliriz.


Batı Avrupa Hristiyanlığının gözü, gerçek anlamda İstanbul’un fethi ile açılmıştır. O ana kadar, bir şehirden ibaret kalmış olsa bile; bir Bizans devletinin varoluşu, Batı Avrupa Hristiyanlığına bir dereceye kadar güven vermekteydi. Gerçi Ortodoks Doğu Hristiyanlığı ile Katolik Batı Hristiyanlığı birbirlerine düşmandılar, fakat bu düşmanlık din konularındaki anlaşmazlıktan doğuyor, sıkışık anlarda yine Hristiyan dayanışması az çok sağlanabiliyordu.


Eski Roma İmparatorluğunun vârisleri olduklarını iddia eden Doğu Hristiyanlığı ile Batı Hristiyanlığı, arasındaki çatışma, çok ortak gelenekleri, kültürleri olan iki akraba arasındaki çatışmadan, miras kavgasından farklı değildi. Buna karşılık Türk komşunun bu kavgadan faydalanıp akrabalardan birini ortadan kaldırması çatışmayı birbirinden bütünüyle ayrı kültürel, ekonomik, sosyal, politik geleneklerin, kuruluşların ve zıt iki felsefenin çatışması haline dönüştürmüştür.


Türk baskısının etkisi Avrupa’yı toparlanmaya, dayanışmaya ve istikrara zorlamıştır. Bu oluşumun sonucu da Viyana surları dibinde alınmıştır. Türkler, Viyana önlerine kadar yalnız kılıçlarının gücü ile gitmemişlerdir. Askerî güç kadar, Avrupa ülkeleri arasındaki çekişmelerden, özellikle tarım alanındaki ekonomik bozukluklar ve adaletsizliklerden Batı Hristiyanlığının Doğu Hristiyanlığına kendi sistemlerini uygulamakta gösterdiği inadın yarattığı tepkilerden de faydalanmışlardır.


Fetihten sonra Roma İmparatorluğunun kalıntıları için yeni bir mirasçı ortaya çıkmıştır. Batı ve Güney Avrupa’ya egemen olan Habsburg’lar, Bizans’ı ele geçiren Osmanoğulları bu mirasın kavgasını 56 yıl öncesine kadar sürdürmüşlerdir.

6 Mart 2016 Pazar

Marpessa, Marsyas, Melampus, Merope ve Myrmidon’lar

Marpessa


Kalydon avıyla Altın Post yolculuğuna katılan kahramanlardan Idas, Marpessa’ya tutuldu. Babasının iznini alarak onunla evlendi. İki genç mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı ki Apollon da gördü Marpessa’yı, içten içe sevmeye başla? dı. Bu yüzden tanrıyla kadının kocası arasında tartışma çıktı. Apollon, Marpessa’yı istiyor, Idas da karısını vermiyordu. Nerdcyse kavga bile edeceklerdi. Araya Zeus girip Marpessa’ya ikisinden birini seçmesini söyledi. Tanrıların uçarılığını herkes bilir. Marpessa’da biliyordu tabiî. “Bir gün Apollon beni bırakıp gider,” diye korktu, koca olarak Idas’ı seçti.


Marsyas


İlk flüt çalan kişi Athena’ydı. Önceleri bu çalgıdan hoşlanıyordu tanrıça; ama sonraları, flütü üflerken aklannın şişip yüzünün çirkinleştiğini anladı. Kaldırıp attı çalgısını, Satyr’lerden Marsyas yolda giderken onu buldu, alıp Çalmaya başladı. Çaldıkça keyiflendi, çaldıkça ustalaştı. Kendine güveni artınca Apollon’u yarışmaya çağırdı. Yarışmayı tanrı kazandı tabiî, ceza olarak da Marsyas’ın derisini yüzdü.


Melampus


Bir gün Melampus’un uşakları iki yılanı öldürdüler. Yavrularım da öldüreceklerdi ki Melampus onları kurtardı.


Aradan zaman geçti. Melampus bir gece uyurken kulaklarının yalandığını duydu. Korkuyla uyandı. Uyanır uyanmaz pencerede duran iki kuşun konuştuklarını duydu, hayvanlar ile söyledilerse hepsini anladı. İki yavru yılan, onun kulağını yalamış, hayvan konuşmalarını ahlamasını sağlamışlardı.


Bu olaydan sonra ünlü bir bakıcı olup çıktı Melampus. Geleceği söyleyerek birçok kişinin canım, hatta kendi canını’: bile kurtardı. Düşmanları onu yakalayıp bir odaya kapamışlardı. Melampus, odada yatarken iki solucanın konuştuklarını duydu, Solucanlardan biri, tavanı tutan kirişlerin çürüdüğünü, odanın neredeyse yerle bir olacağını söylüyordu. Melampus, düşmanlarını çağırdı hemen, “Birazdan tavan çökecek, beni başka bir yere götürün,” dedi. Düşmanları onu odadan çıkardıktan sonra tavan çöktü. Melampus’un geleceği bildiğini görüp onun bu gücünden korkan düşmanlar, bağışlanmalarım dileyerek kaçıp gittiler.


Merope


Merope’nin kocası, Herakles’in oğullarından Miessenia kralı Kresphontes’ti. Kresphontes, bir çarpışma sırasında iki oğluyla birlikte öldürüldü. Üçüncü oğlu Aiptyos; Arkadia’da saklandı.


Kocası öldükten sonra Kresphontes’in kardeşi Polyhontesle evlendi Merope. Aradan zaman geçti, Aiptyos saklandığı yerden çıkageldi. Başı derde girmesin diye kendisinin Aİptyoa’u öldüren adam olduğunu söyledi kirala. Bunu duyan Merope, onu Öldürmeye kalktı. Sonunda Aiptyos olduğunu anladı onun. Ana-oğul birleşip Polyphontea’i öldürdüler. Aiptyos tahta geçti.


Myrmidon’lar


Myrmidon’lar, Aigina adasında yaşayan insanlardı. Eskiden karınca oldukları ı için son derece çalışkandılar. Akhilleus’la birlikte Troia savaşma katılmışlar, cesaretlerini göstermişlerdi.


Tanrılar tanrısı Zeus, adaya adını veren Aigina’ya tutuldu. Aigina’nın yüce tanrıdan Alakos adlı bir oğlu oldu. Her zamanki gibi küplere bindi Hera, adada kim varsa hepsini öldürdü. Bunun üzerine bir tapmağa gitti. Aiakos; Zeus’a yalvardı. Onun kendi babası olduğunu hatırlattı tanrıya Birden yerdeki karıncalar çarptı gözüne. “Zeus,” dedi, “n’olur, yardım et bize. Su karıncalar insan olsunlar, boşalan adamız yeniden dolsun.” O anda bir şimşek çaktı gökyüzünde.


Ertesi sabah bir gürültüyle uyandı Aiakos. Sarayın dışından geliyordu bu gürültü. Kral hemen pencereye koştu. Sokaklar insanla doluydu. Zeus, oğlunun yakarışım kabul edip karıncalan insan yapmıştı.


Bu olaydan sonra Aigina halkına Myrmidon’lar denildi. Myrmidon kelimesi Yunanca karınca anlamındaki myrmikesrten gelmektedir.


 


 

Arion, Aristaios, Aurora ile Tithonos ve Biton ile Kleobis

Arion’un İsa’dan önce 700 yıllarında yaşamış bir şair olduğu da ileri sürülür. İster yaşamış, ister yaşamamış olsun, Arion’un ölümden kurtuluşu mitologyada eşine rastlanan öykülere benzer.


Arion bir musiki yarışmasına katılmak üzere Korinthos’dan Sicilya’ya gitmişti. Çalgı çalmadaki ustalığını gösterdi yarışmada ortaya konan ödülü kazandı. Korinthos’a dönerken gemideki denizciler onu öldürmek istediler. Onların bu tasarısı Arion’un düşüne girmişti. Olacakları tanrı Apollon kendisine bildirmiş, kurtulmak için bir yol göstermişti. Gemiciler kendisine saldırdıkları zaman, ölmeden önce çalgı çalıp bir şarkı söylemek isteğini kabul ettiler. Şarkısının sonunda denize atladı Arion, çalgının sesiyle oraya gelmiş olan yunus balıklarına binerek karaya çıktı.


Aristaios


Tanrı Apollon ile su nymphesi Kyrene’nin oğlu olan Aristaios arıcıydı. Bütün anları ölüverdi bir gün; Aristaios da, arılanm yeniden diriltmesi için annesine başvurdu. Annesi, “Deniz tanrılarından Proteus’a gidersin,” dedi, “akıllı biridir Proteus. Arılarına kavuşmanın yolunu öğretir sana. Ama daha önce onu yakalayıp sımsıkı bağlamaksın. Menelaos. Troia’dan dönerken tanrıyla boğuşup bağlamıştı onu. Yolda başına gelecekleri ondan öğrenmişti. Şunu unutma, Proteus’u bağlamak kolay değildir. Durmadan kılık değiştirir deniz tanrısı.”


Aristaios, annesinin sözünü dinliyerek Pharos adasına gitti. Orada sımsıkı yakaladı Proteus’u. Proteus durmadan kılık değiştirdi, ama sonunda yorulup kendini Aristaios’un ellerine bıraktı. Aristaios, “Arılarıma nasıl kavuşabilirim?” diye sordu.


Proteus. “Birkaç hayvan kurban et tanrılara,” dedi. “Hayvanların ölülerini dokuz gün kesildikleri yerde bırak. Dokuzuncu günün sonunda git bak, ne göreceksin.”


Aristaios, Proteus’un dediğini yaptı. Dokuzuncu günün sonunda, hayvanların kesildiği yere gitti. Binlerce arı buldu orada. Bu olaydan sonra arıları bir daha ölmedi.


Aurora ile Tithonos


Aurora ile Tithonos’un öykülerine tliada’da değinilir: Tartanlarla, ölümlüleri ışığa kavuşturmak için Gül parmaklı tanrıça, Şafak, kalkıyor Soylu Tithonoa’la yattığı yataktan.


Şafak tanrıçası Aurora. Tithonos’un karısı, Habeş kıralı Memnon’un da annesiydi. Oğlu Memnon, Troia savaşında öldürülmüştü. Tithonos’a gelince, zavallı adamcağızın başına olmadık şeyler gelmişti. Aurora, bir ölümlü olan kocasının ölümsüzlüğe kavuşturulmasını istemişti Zeus’tan. Tanrılar tanrısı onun bu dileğini yerine getirerek, kocasına ölümsüzlük vermişti. Ama Şafak tanrıçası, ölümsüzlükle birlikte gençlik de istemeyi unuttuğu için Tithonos günden güne kocamış, zayıflamış, halsiz düşmüştü. Buna dayanamayan adamcağız, öldürülmesini istedi tanrılardan. Ama ölümsüz olmuştu bir kere, artık ölemezdi. Durmadan yaşlanıp öylece yaşayacaktı.


Kocasına acıyan Aurora, bir odaya kapadı onu. Tithonos orada sabahtan akşama kadar kendi kendine konuşarak yaşardı gitti. Bazı yazarlara bakılırsa, Tithonos gittikçe küçülmüş. Aurora da onu cırcır böceği haline getirivermiştir.


Biton ile Kleobis


Biton ile Kleobis, Hera’nın rahibelerinden Kydippe’nin oğullarıydı. Bir gün Kydippe, ünlü yontucu yaşlı Polyklitos’-un yapıp Argos’a diktiği Hera heykelini görmek istedi. Çok uzaktaydı Argos, oraya gidilse ancak arabayla gidilebilirdi. Araba vardı; ama ne at ne de öküz bulabildiler. Biton ile Kleobis, annelerine, “Biz götürürüz seni,” diyerek kendilerini arabaya koştular.


O tozda, toprakta, o kavurucu sıcakta Argos’a kadar çektiler arabacı. Hera’nın heykelinin yanma vardıkları zaman ikisi de yorgunluktan bitmişti. Anneleri inip tanrıçanın heykeli önünde diz çöktü. “Hera” dedi, “ne olursun, oğullarıma en iyi armağanını bağışla.”


Kydippe’rtin yakarması biter bitmez Biton ile Kleobis yere yığılı verdiler. Gören uykuda sanırdı onları; gülümsüyorlardı. Eğilip baktılar: ikisi de ölmüştü.


 

4 Mart 2016 Cuma

Viyana Kuşatmasında 15 Temmuz’un İkinci Kaynağı

Kaledeki gâvurlar İslâm ordusunun Viyana önüne kadar gelmesini imkânsız sandıklarından, umursamazlıklarından dolayı başlangıçta dörder okka gülle atar Kolombrine toplarından sadece on bir tanesini kundaklarında hazır etmişlerdi. Birkaç gün sonra otuzar okka gülle atar yüz otuz tane Balyemez topunu hazırlatarak taraf taraf surlara, burçlara, tabyalara dizdiler. Bunlarla metrisleri ve orduyu hümâyûn u bombardımana başlayıp gece gündüz İslâm askerini sürekli ateş altına aldılar.


Bu ne garip bir ordu kumandanıydı ki bütün tantana ve debdebesine, askerin savaş gereçleri ve cephane bakımından zenginliğine, dilerse avuç avuç harcayabileceği hâzinelere sahip olmasına rağmen* yanında hiç büyük top ve humbara havanı getirmemiştir. Almanlara karşı sefere çıkan ve Viyana gibi bir kaleyi kuşatmaya kalkışan bir kimsenin, böyle bir durumda on okkadan otuz okkaya kadar gülle atar en azından kırk elli Balyemez topuyla, on beş yirmi tane büyük Kolombrine topunu ayrıca bir o kadar humbara havanın ve üç yüz kadar Şahin topunu orduyu hümayunda hazır etmesi gerekirdi.


Bu konuda, “peki ama bunca ağır topu çekmek için binlerce çift öküze ihtiyaç vardır ve bu kadar öküzü bir araya getirmek de ancak bütün Rumeli’nin davarını toplamakla mümkün olur, bu da halka zulüm göstermeden yapılamaz” diye itiraz edilebilir. Buna verilecek karşılık şudur: O zamanlar devletin kudret ve debdebe içinde olduğu, hazine ve malzeme bakımından zenginliğin en yüksek derecesine vardığı, İslâm askeri ve reayanın paradan yana olsun, davardan yana olsun bolluk içinde bulunduğu bir çağdı.


O zamanki şartlar içinde; söz gelişi, herkes sakalından bir kıl vermiş olsa, beş on bin öküzün bir araya getirilmesinden daha kolay bir iş olmazdı. Hem de bu, hiç bir baskı yoluna başvurulmadan yapılırdı. İki tarafın peki demesiyle davarlar devlet parasıyla satın alınırdı. Üstelik büyük topların doğruca İstanbul’dan getirilmesi de gerekmezdi. Böyle şeyleri Budun’dan ve çevredeki kalelerle hisarlardan çıkarıp getirmek öteden beri uygulanagelen bir töreydi. Eskiden Macarlara karşı bir sefer açıldığı zaman Padişahlar ve onlardan sonra serdarlar, ihtiyaca göre ağır toplan sınır boylarındaki kalelerden söktürüp götürürlerdi. Fakat Sadrazam Kara Mustafa Paşa bu yasayı tanımadı ve töreyi uygulamadı. Kayzer’in ülkesini, savaşmadan ve kan dökmeden fethedebilirim, sandı.


Orduda ancak üç okkadan dokuz okkaya kadar gülle atar on dokuz Kolombrine topuyla, beş humbara havanı ve yüzyirmi Şahi topu bulunmaktaydı. Üstelik bunlardan beş Kolombrine topu da Yanık önünde bırakılmıştı.


(Üç okkadan dokuz okkaya kadar gülle atan toplara Kolombrine ve on okkadan kırk okkaya kadar gülle atanlara da Balyemez denilir.)


Bu çeşit küçük toplarla, böylesine kudretli kale mi dövülür? Böylesine gafletle Alman düşmanına hücum mu edilir? Yazıklar olsun, böyle kibre! Yazıklar olsun, böyle düşüncesizliğe! Bu hali kendi toplarına karşı düşmanın savurduğu gülleleri karşılaştırıp afallamasına kadar sürdü. O zaman çok üzüldü. Ama neye yarar, iş işten geçmişti artık.

1 Mart 2016 Salı

Mitolojideki Yeryüzünün Önemsiz Tanrıları

Mitologyada adları en çok geçen iki yeryüzü tanrısı, DEMETER, (CERES) ile BAKKHOS (BACCHUS)’dur. Bakkhos, daha çok DIONYSOS adıyla bilinir. Bu iki tanrı ilerde ayrıntılarla anlatılacağı için, daha önemsiz tanrılardan söz açılabilir:


Hermes’in oğlu PAN, neşeli, gürültücü bir tanrıydı. Yarı insan, yan keçiydi. Başında keçi boynuzlan, ayaklarında da keçi tırnakları vardı. Çalılıklar, ormanlar, dağlar onun ülkesiydi; en çok, doğduğu yeri, Arkadia’yı severdi. Çobanları korur, nymphelerle danseder, kamıştan, kavalını durmaz çalardı. Hep âşık olurdu nymphelere,’ ama çirkin olduğu için her keresinde de geri çevrilirdi.


OILENOS’un, bazen Pan’ın oğlu, bazen de kardeşi olduğu söylenirdi. Şişman, yaşlı bir adamdı Silenos; ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğu için, hep bir eşeğin sırtında dolaşırdı. Şarap tanrısı Bakkhos’la dâ ilgiler kurmuştu. Bakkhos gençken ona çok şeyler öğretmiş, büyüyünce de yolundan ayrılmamıştı.


Bu tanrılardan başka, pek ünlü, pek sevilen iki kardeş daha vardı: KASTOR ile POLLUKS (POLYDEUKES de denir). Zamanlarının yarısını yeraltında, yarısını da gökte geçiren bu kardeşler, Leda’nın oğullarıydı; denizcileri korurlardı. Bazen, yalnız Polluks’un tanrı, Kastor’un da kardeşinin sevgisiyle yarı ölümsüzleştirilmiş bir insan olduğu söylenir.


LEDA, Sparta kralı Tyndareos’un karısıydı, iki çocuğu olmuştu ondan: Kastor ile Klytaimnestra. Kuğu kılığına girerek kendisiyle sevişen Zeus’a da ölümsüz Polluks ile Troia savaşının başkişilerinden ölümsüz Helena’yı doğurmuştu. Yine de, Kastor ile Polluks, mitologyada Dioskurlar (Zeus’un çocukları) diye bilinirler.


Troia savaşından hemen önce, Theseus, îason ve Atalante’nin zamanında yaşamıştı Dioskurlar. Kalydon avına, Altın Post’un aranmasına katılmışlar; Theseus, Heiena’yı kaçırdığı zaman kız kardeşlerini kurtarmışlardı. Polluks’un kardeş sevgisini gösterdiği Kastor’un ölümü öyküsü bir yana bırakılırsa, hiçbir Öyküde önemli değillerdir.


İki kardeş, bilinmeyen bir sebepten ötürü îdas ile Lyn-keus’un ülkesine giderler. Îdas, kıral Leukippos’un iki kızı yüzünden Kastor’u öldürür. (Pindaros, öldürme sebebinin îdâs’m sığırları olduğunu yazmıştır). Buna kızan Polluk3, Lynkeus’u bıçaklar; Zeus da şimşeğiyle îdas’ı yere serer. Kardeşinin ölümüne çok üzülen Polluks, kendi de ölmek için tanrılara yakarır. Zeus acıyarak, onun hayatının yansım Kastor’a verir:


“Vaktinizin yarısını yeraltında geçireceksiniz, Cennetin altın evlerinde yansını da. İki kardeş de bu olaydan sonra hiç ayrılmazlar; bir gün Hades’de, bir gün de Olympos’da otururlar”


Yunan yazan Lükianos’a göre, Kastor, Hades’deyken Polluks Olympos’da Polluks Hades’deyken de Kastor Olympos’da oturur. Lukianos’un bir yazısında Apollon, Hermes’e sorar:


“Niye Kastorla , Polluks’u birlikte göremiyoruz?”


“Birbirlerini öyle seviyorlar ki,” diye cevap verir Hermes, “kâdar birini öldürüp ötekini ölümsüz kıldığında, ölümsüzlüğü aralarında paylaşmaya karar verdiler.”


“Pek akıllıca bir iş değil bu, Hermes. Ne işe yatarlar ki… Ben gedeceği söylerim, sen habercilik edersin; ama bu ikisi, vakitlerini başıboş harcayıp giderler mi böyle?”


“Yok yok. Poseidon’un buyruğundadır onlar. Görevleri, tehlikede olan gemileri kurtarmaktır.”


“Hah şöyle. Bir işe yaradıklarına sevindim doğrusu.”


SİLENLER, yarı insan, yan at olan yaratıklardı. Dört ayaküstünde değil de, iki ayaküstünde yürürlerdi. Bacakları at bacakları, kulakları at kulaklarıydı; kuyruktan da vardii1 öykülerde yer almamışlardır, ama Yunan vazolarında resimlerine bol bol rastlanır.


SATYRLER de Pan gibi, yan İnsan, yan keçiydiler. Dünyanın yabanî bölgelerinde yaşarlardı. Görüldüğü gibi, bu tanrıların hepsi de çirkindir; ama korularda dolaşan tanrıçalar, periler güzellikte eşlerine az rastlanan yaratıklardır. Dağ nympheleri OREADLAR, ağaç nympheleri DRYADLAR, bu perilerin en önemlileridir.


Rüzgârlar kıralı AIOLOS da yeryüzünde otururdu. Ülkesi Alolia’ydı. Dört rüzgârı vardı: Kuzey rüzgârı BOREAS, Batı rüzgârı ZEPHYROS, Güney rüzgârı NOTOS ve Doğu rüzgârı EUROS.


Yeryüzünde yaşayan, ne insan ne de tanrı olan yaratıkların adları geçer mitplogyada. Bazıları şunlardır:


Yarı insan, yarı at KENTAURLAR. Bu yabanî yaratıklar arasında en uysalları KHIRON’du. Bakışları insanı taşa çeviren kanatlı GORGONLAR. Üç kardeştiler; üçü de kadındı. İçlerinde yalnız MEDUSA ölümlüydü.


Denizdeki adalardan birinde yaşayan SİRENLER. Sesleri, denizden geçen denizcileri ölüme çekerdi. Onları gören kimse geri dönmediği için Sirenlerin nasıl oldukları, neye benzedikleri bilinmezdi.


Kader tanrıçaları MOIRABAR. Bunların yerde mi, gökte mi Oturdukları kesin olarak bilinmezdi, Hesiodos, onların doğan bebeklere iyilik ya da kötülük dağıttıklarını ileri sürer. Onlar da üç kardeşti: hayat ipliğini eğiren KLOTHO, kader dağıtan LAKHESIS ve ölüm zamanında ipliği kesen ATROPOS.