Seher vakti melun gâvurun iki yüz bin kişilik ordusunun Tuna kıyısındaki dağdan gelip, Kara Mehmed Paşa’nın bulunduğu taraftan kavga ve döğüşe tutuşmuş olduğu haberi geldi. Bunun üzerine Sadrazam, Kethüda Bey, bütün maiyet halkı, Şeyh Van’ı Mehmed Efendi, sipahi ve silahtarlarla geri kalan herkes atlara bindi. Sancak-ı Şerifi açtılar. Hep birlikte hareket edip anılan yere gittiler. Gâvurların top menziline yakın bir yerde Sadrazam için gölgelik kuruldu, kendileri bunun altına geçtiler.
Sağ kanatta Vezir Kara Mehmed Paşa, Deli Bekir Paşa, Serasker Koca Arnavut İbrahim Paşa, Binamaz Halil Paşa ve öteki beylerbeyleriyle sancak beyleri; Tuna’ya doğru ötelerde ada tarafında Eflak ve Buğdan beyleri askerleriyle yer almıştı. Sol kanatta Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa, Tatar Hanı ve birçok beylerbeyleri ile sancakbeyleri bulunuyordu. Ortada Sadrazam sağlı sollu silahtar ve sipahilerle durmaktaydı. Sadrazamın önünde ise yeniçeri ağasıyla kul kethüdası hayli kalabalık yeniçerileriyle yer almıştı. Çeşitli yerlere de Sahi topları getirilip konulmuştu.
Gâvurlar dağdaki palankaya varmışlar, koyu mavi gökyüzünün önünde yamaçları fırtına bulutları gibi sarmışlardı. Bir kanattan Tuna kıyısındaki Eflak Buğdan askerine karşı dayanıp, öteki kanattan en uzaktaki Tatar birliklerine uzanmışlardı. Dağ ve ovayı kaplayıp yarımay biçiminde savaş düzeni aldılar. Sanki kara katrandan bir sel gibi dalgalanarak dağdan aşağıya aktılar. Bu sel karşısına çıkan her şeyi çiğneyip yakıyordu. Böylece İslâm askerini iki yandan kuşatmak gibi boş bir amaçla saldırıya geçtiler.
Yarım saat kadar sonra Sadrazam kethüdası, yanında serçeşme, bazı ağalar ve maiyet halkının bir kısmı olduğu halde ilerleyip ön safta yer aldı.
İslâm tarafında bazı öncü birlikler dağ üstünde ayrı ayrı noktalarda silahlı çatışmalara başlamışlardı. Bu kavgalar kızışınca Sadrazam kethüdası yanındaki maiyet birlikleri ve atlı yaya sekbanlarla düşman üstüne yürüyüp savaşa tutuştu. Gâvurdan birçok kelle, tutsak ve bayrak ele geçirdi. Arkasından gâvurlar hücuma kalkıp bizimkileri yerlerinden geri püskürttüler. Bunun üzerine bizimkiler karşı hücuma geçip gâvurları tepeye doğru sürdüler. Sonunda gâvurlar yaya askerlerini kirpi engelleriyle birlikte ön safa, süvarilerini arkaya geçirdiler. Sonra da azmış domuzlar gibi tepeden aşağıya saldırıp bizimkileri yıkık köye f54} kadar çekilmek zorunda bıraktılar.
Savaş burada da bir süre ileri geri dalgalandı. Sonra kalabalık kitleler halinde saldıran melunlar sağdan soldan saflarımızı bozup İslâm askeri üzerine bu sefer her yandan yüklendiler. Şah i toplarını da savaşa sokup İslâm ordusu üzerine mermi yağmuru yağdırdılar. Tuna kıyısında Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa komutasındaki birlikleri bozup vadiye girdiler ve ordu-yu hümayunun ordugâhı önüne geldiler. Sol kanatta Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa direnmekteydi. Şam askeriyle birlikte zorlu bir kavgaya girmişti. Tatar Hanı ise, hiç bir şekilde onun yardımına koşmadı. Sadece kısa bir süre önce Kırım’dan gelerek Orduyu Hümayuna katılmış bulunan Hacı Giray Sultan bir aralık gelip savaşa karıştı.
Sadrazamın çevresindeki askerler, düşmanın her iki yandan saldırıp ilerlediğini ve İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğunu görünce güçleri azalıp kavga ve döğüş hevesini yitirdiler. Sonunda da her zaman bir bozguna sebep olan şaşkınlık halleri göstermeye başladılar.
Polonya Kıralı askerleriyle doğruca Sancak-ı Şerif üzerine saldırıya geçtiğinden, Sadrazam atına bindi. Sağlı sollu maiyet halkını, Şeyh Vani Efendiyi ve silahtarlarla sipahileri savaşa hazır duruma getirdi. Her iki kanattaki paşalar bozulmaya başlarken, ordunun kalbinde Sadrazam çevresindeki askerlerle birlikte sarsılmamış bir halde dimdik ayakta duruyordu. Fakat gâvurların saldırıları gittikçe arttı. Şiddetinden hiç bir şey kaybetmeksizin beş altı saat sürdü. İslâm ordusu üzerine düşmanın top, tüfek mermileri yağmur gibi yağıyordu. O zaman Müslümanlar iş işten geçip bozgundan kurtulmak imkânı kalmadığını anladılar. Sadrazamın çevresindeki askerler bir yandan dövüşüp bir yandan kaçmaya koyuldu. Çoğu doğruca çadırlarına koşuyor ve sadece canıyla malını kurtarmayı^ düşünüyordu.
Sadrazam en yakın adamları ve Sancak-ı Şerifle birlikte dövüşerek otağına doğru çekildi. Bu sırada din düşmanları sağdan soldan ordugâhın içine girmiş bulunuyordu. Metrislerde kalmış olan askere, bulundukları yeri derhal boşaltmaları için buyruk gönderildi.
Düşman cellat çadırına varıp hazine çadırına bir bayrak dikince, Sadrazam yakın adamlarından birkaçıyla tekrar savaşa girip orda bulunan yığınla gâvura karşı çarpışmağa başladı. Elinde mızrağı gâvurların içine daldı. Maiyeti halkından bir kısmı, bu arada mektupçusu Hırvat Ali Efendi ile birçok ağa ve içoğlanı öldürüldü; Bir kısmı da yaralandı. Kendisinin kırmızı ceketli Arnavut muhafızları son nefere kadar kırıldılar.
Sadrazam gözü pek bir gayret ve çılgınca bir inatçılık içinde buradan uzaklaşmak istemiyordu. Bugünü görmektense ölmek yeğdir, diyerek ölümü savaş meydanında bulmak kararındaydı. Sipahi Ağası Osman Ağa, bunca din kardeşine acıdığı ve Sancak-ı Şerifi kurtarmak istediği için Sadrazama yalvarmaya başladı: “Efendimiz, kerem eyle! İş işten geçti! Fakat senin varlığın ordunun can damarıdır! Onu kurban ederseniz, bütün İslâm ordusu yok olur! Lütfet, çekip gidelim!”
Böyle söyleyip Sancak-ı Şerifi eline aldı ve Sadrazam sağ kalan maiyetiyle birlikte Yanık’a doğru çekilmeye yöneldi. Güneş batınımdan bir buçuk saat önce otağın arka kapısından çıkarak yola koyuldular. Orduda bulunan herkes sadece yükte hafif öteberisini yanına alıp, öteki mallarım olduğu gibi geride bıraktı. Böylece perişan ve yaslı bir halde, sadece kuru canlarım kurtararak ve kanlı gözyaşları dökerek çekip gittiler.
Gâvurlar ise, bütün çadırları, cephaneyi, savaş araçlarını ve büyük küçük üç yüz topun tamamını ele geçirdiler. Sadrazamın kendi hâzinesiyle diğer bütün malları çadırında kaldı. Sadece koyuna sokulabilen ve koltuğa sıkıştırılabilen ufak şeyler kurtarılabildi.
Her şeyin sahibi Allah’ın yüce arzusu ve İlâhî takdiriyle meydana gelen bu korkunç bozgundan herkes şaşkına dönmüştü. Yatsı vakti Sultan Süleyman’ın otağını kurmuş olduğu yerdeki saraya geldiklerinde yollarım da kaybettiler. Bir saat kadar burada şaşkınlık içinde, bir ileri bir geri at sürdüler. Sonunda Reis Efendi’nin adamları bir meşale yaktılar da, bu sayede yolu seçip Yanık’a doğru ilerlemek imkânını buldular.
Viyana’dan dört saat ötedeki ırmağı geçtikten sonra Sadrazam atının başını yolun sağ tarafına çevirip kenarda bir süre dinlendi. Sonra tekrar yola koyuldu. Gün doğarken sabah namazım tam zamanında kılmak üzere kısa bir mola verdi. Arkasından tekrar atlara binilip hareket edildi.
Ordunun geri kalan kısmı da, kimi önden kimi arkadan ama hepsi can kurtarma telaşı içinde Yanık’a bir an önce varmak amacıyla yollara dökülmüştü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.