26 Temmuz 2016 Salı

Mitolojide Yağmur Ve Kar Yağdırmak (Yada Taşı)

Mitolojide yer alan bir Yada Taşı vardır. Ama yağmur yağdırmak için yapılan törenlerin ana maddesini dualar teşkil eder.


Bu maksatla halk ya kırlara, tepelere, ya su kenarlarına gider, bazen de ibâdet yerlerinde toplanır. Bu sırada kurbanlar kesilir. Suya kuru at kafası ve taş atılır, dualar edilirken kollar yukarı ve ileri uzatılarak elin üstü havaya, avuçlar da yere doğru çevrilmiş olurdu. Duayı yapanın bu halde duran elleri üzerine dua süresince su dökülür, bu sular onun parmakları ucundan yere akar, damlardı.


Yağmur ve kar yağdırmakta (Yada Taşı) denilen taşın büyük rolü ve etkisinden bahsedilir. Bu taş üzerinde çeşitli efsaneler, Türk’lerden başka Yakın Doğu milletlerinin bazılarında da görülür. Araplar bu taşa (Hacer Ü Matar), Fars’lar (Senk-i Yede) derler. Çağatay’lar ise kelime farsça olmakla beraber (Yeşim taşı) Yakutlar Sata, Altaylı’lar Cada, Kıpçak’lar Cay demişlerdir.


Genel olarak halk bu taşa: Yada taşı, Cida taşı, Çurtus, Yağmur taşı ve Kaş adlarını vermektedirler. Nuh peygamber tufandan sonra gemisinden çıkınca Ham, Sam, ve Yâfes adındaki oğullarından her birini bir ülkeye göndermiştir. Yafes’i Türk ülkesine göndermezden önce bu Yada taşını vermiş, o da oğlu Türk’e bırakmıştır. Ama sonra Oğuz Han bu taşı elde etmiştir. Kaşgar taraflarında bu taşın beyazına (Ak taş), Karasına” da (Kara taş) derler,


Altaylı’lar ve Yakut’ların, yağmur ve kar yağdırmak kudretinde olan Şaman’ları da dualar okuyarak bu taşı kullanırlardı. Göç Destanında Dokuz oğuz’lardan (Buğu Tekin) e rüyasında Aksakallı bir ihtiyar tarafından bu taş verilmiştir. Yada taşı okunarak suya konursa yağmur yağdırır. Atın yelesine asılırsa serin rüzgâr estirir. Yangma atılırsa söndürür. R4 taş kar ve dolu da yağdırır. Kötü havayı iyi eder. Bir kabın içine kar yahut su konarak bu taş bırakılınca ne niyet edilirse o olur.


YAT: (Bir türlü Kam’lıktır.) (Kâhinliktir) belli başlı taşlarla (Yada taşı ile) yapılır. Böylelikle yağmur ve kar yağdırılır, rüzgâr estirilir. Bu, Türkler arasında tanınmış bir şeydir. Ben bunu yağma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmuştu. Mevsim yaz idi. Bu suretle kar yağdırıldı ve Ulu Tanrının izniyle yangın söndürüldü.


YAŞIN : (Şimşek). Kimin yanında Kaş bulunursa ona şimşek dokunmaz demektir. Kaş lekesiz, saf bir beyaz taştır. Yüzüklere konur ve yüzüğün sahibine şimşek dokunmaz, çünkü yaradılışı böyledir. Bu bir beze sarılıp ta ateşe atılacak olursa, ne bez yanar, ne de taş… Bu sulanmıştır. Bir adam susadığı zaman bunu ağzına alsa susuzluğu giderir. Doktor Süheyl Ünver’in, Bazı kaynaklardan alarak, bu taş hakkındaki hikâyeler üzerinde yazdığı bir makaleden şu parçalar aşağıya alındı.


 

Cennetler, Süt Gölü ve Cehennem Tasviri

Cennetler


Altaylı’larla Yakutlar’a göre Cennetler Göklerin üçüncü katındadır. Temiz eğlenceler, zevk ve safa nâmına ne varsa hepsi ‘oradadır. Günahsız, bahtiyar İnsanlar orada rahatlık içindedir. Melekler, periler ise Cennetleri süsleyen zarif varlıklardır.


Budist Uygur’lara göre (Tuşita) adındaki Cennetlerde, dünyada ömrünü feragatla geçirmiş insanlar yer alacaktır. Bununla beraber cennetler Türkleri cehennemler kadar meşgul etmemiştir. Cehennemlerdeki çeşitli azaplar üzerindeki daha çok durmuşlardır.


Süt Gölü


Bu göle (Ak göl) de derler. İnanlara ilk ruh ve ilk hayat da (Süt gölü) nden alınan damla ile verilir.


Yakut’ların Tanrıçalarından (Ayzıt) bir çocuk doğacağı zaman tarla, çiçek ve yemiş perilerini alarak lohusanın yanına gider. (Süt gölü) nden aldığı bir damla sütü çocuğun ağzına damlatır. Bu damla çocuğa verilen ruh olur .Altaylı’larda bu görevi büyük tanrı Ülgen’in yakınlarından olan (Yayık) yapar. (Yayık) da çocuk doğacağı zaman Ülgen’in emriyle bu göle gider, bir damla alır. O da (Ayzıt) gibi çocuğun ağzına damlatır. Yine Altaylilara göre; günahı olan bir kimse, cehennemde yanarak azap gördükten, cezasmı tamamladıktan sonra (Yayuci) tarafından alınır, üçüncü kat göğe götürülür. Dünyadaki güzel göller, fâni insanlara nasıl zevk ve eğlence yerleri oluyorsa, cezasını tamamlayan suçlu, bundan sonra akrabaları ile birlikte (Süt gölü) nde altın sandallarla gezerler, bu gölün kenarındaki sedef kumsallarda oynar ve eğlenirler.


Bazı hayvanlar da dünya üzerine (Süt gülü) nden gelmiştir:Altaylı’lara göre (Pura) adı verilen üç boynuzlu keçiler de (Süt gölü) nden çıkar. Bir inanışa göre de bu (Süt gölü) Kaf dağının altındadır:


Hızır, ölüme çare ararken, yolu buraya düştü. Bu dağdaki (Süt gölü) nde havada uçmak için kanatlı, suda yüzmek için kürekli atların bulunduğunu gördü. Uçan atlardan tutmak istedi, ama tutamadı. O zaman bu göle şarap döktü, içen atlar sarhoş oldu. Hızır bunlardan bir çiftini tuttu. Uçmasınlar diye kanatlarını kırdı. Bunları çiftleştirdi ve cins atlar bunlardan türedi.


Bir Cehennem Tasviri


O sert ve somurtkan yüzlü şeytanlar, (Rakşas)lar cehennemlikleri kaynar kazanlar içine atarlar, orada bütün vücutlarındaki et ve kemikler tereyağı gibi erir… Sonra yine vücuda gelirdi.  Cehennem (Ege)leri ateşle kızıllaşmış demirleri yerlerde baş aşağı yatırırlar. Dış yüzlerinden alevlenmiş kaim tulumlar etrafında tokmaklayıp onların içine batırırlar. Bütün vücutları yanıp mavi, kırmızı, beyaz yalınlar, kanallar gibi sançılıp akarlar.


Binlerce yıl burada acı azaplar çektikleri halde sıcaktan canları üzülmez. Buradan çıktıklarında ustura, kasap bıçağı, daha başka kesme âletleri üzerine döşenmiş yerlere yatırırlar. Buradan çıktıklarında kızartılmış demirli yerde yatırırlar. Ateşli büyük körükler, birçok korlu yığınları İçlerinden her hangileri oradan çıktıkça Küllü ırmağa düşerler. Irmağın dibinde on altışar parmak uzunluğunda demirli şişeler, dikenliler döşenmiş gibidirler. Rüzgâr çıktığı’ zaman, o küllü ırmağın suyu burgaç olup, büyük büyük çevrintiler çevirir.


Oraya düşmüş olan cehennemlik zavallılar çevrinti ile aşağı gidip, o şişler üzerine düşerler. Bütün vücutlarını bir yandan bir yana delip çıkarlar. Bu ırmağın iki kıyısında ot, çimen bitmiş gibi keskin usturalar bitip durur. Her hangi suçlu cehennemlikler dışarı çıkmak için davranıp ırmağın kıyısına tırmandıkları zaman, bütün vücutları dilim dilim olup biçilir.


O ırmak kıyısında bir ege yüksekliğinde bir demirli ağaç vardır. On altı parmak uzunluğunda demirli dikenler de vardır. Bir düzeye pek çok alevler parlamış gibi yalınlarıp durur. Cehennem Ege’leri kızartılmış demirli kamçılar vurup, o ağacın üzerine çıkmalarını emrederler. O cehennem Ege’lerinden korkup zorla oraya çıkarlar. Bütün vücutları kamışlı Viçin gibi hemen yanar. Ne zaman her hangi biri aşağıya… inecek olsa, demirli ve zehirli şişler ile vücutlarına vururlar.


 

27 Mayıs 2016 Cuma

Türk Mitolojisinde Huma, Kaknus ve Anka Kuşları

Huma Kuşu


Her zaman yükseklerde bulunan, yere inmeyen bir kuştur. Bu kuş, bulunduğu gökte yumurtlar. Bu yumurta yere inerken içinden yavru çıkar, tekrar göklere uçar. Yerlere konmayan bu kuşun ayakları yoktur. Hindistan, Çin, kıpçak göklerinde yaşar. Bir inanışa göre de serçeden büyükçedir ve yere de konar.


Zamanın birinde, bir’ devlete bir baş seçmek istemişler. Bu kuş insanların toplu bulunduğu yerde uçurulmuş. Kimin başına konarsa onu devlet reisi yapacaklarını kararlaştırmışlar. Uçan kuş gitmiş, bir adamın başına konmuş. Bunu Devletin başına getirmişler. Bu sebeple Huma kuşuna (Devlet Kuşu) da denilmiştir. Huma’yı bulup ta bilerek öldüren kimse kırk gün içinde ölür.


Kaknus Kuşu


Bu kuşun gagasında bulunan üç yüz altmış delikten çeşitli sesler çıkar. Kuşlar bu sesleri işitince ona yaklaşır, o da rahatça bunları yer. Tüyleri renkli, güzel olan Kaknus bin yıl yaşar. Kanus’un ölümü yaklaşınca, otlardan bir yuva yapar, orada öter. Bundan sonra kanatlarım o kadar kuvvetli çırpar ki bunlardan kıvılcımlar çıkar, Yuvasını tutuşturur. Kendisi de orada yanar. Külünden meydana gelen yumurtadan yavrusu çıkar.


Anka Kuşu


Tüyleri güzel, boynu uzun, kendisi büyük bir kuştur. Boynu halka halinde beyaz tüylerle çevrilmiş olduğu için (Anka) denilmiştir. Anka; gerdanlık demektir. Mısır efsanelerinde de yer alan Ankanın üzerinde otuz çeşit kuşun rengi bulunur. Bu sebeple iran’lılar buna (Sirenk, Simürg) demişlerdir.


Anka kuşu gözle görülmeyecek kadar yükseklerde uçar. Kaf dağı’mn tepesinde yatar. Ejderhaları avlayarak oraya götürür. Ab-ı Hayat’tan içmiş olan bu kuş ancak Zülkarneyn (İskender) ile görüşmüş. Bir efsaneye göre de beş yüz sene yaşar.


Bir de kuşlara hâkim olan Süleyman Peygamberin Divanına devam etmiş, başka kimselere görünmemiştir. Efsaneli bir tarih rivayetine göre de; Fatimi halifelerinin hayvanlar bahçesinde bir Anka kuşu varmış. İran kahramanı Rüstem’in babası Zal’i, bırakıldığı dağda bir bir Anka kuşu büyütmüştü.


Bir efsaneye göre de; bu kuş bir zaman çoğalmış, civarındaki hayvanları kapar, kaçarmış. Necit, Hicaz taraflarındaki halk Anka’ların bu halinden bizar olarak, Muhammet peygamberin Mekke’den Medine’ye hicretinden biraz önce, Res’lilerin peygamberi olan Hanzala iîbn-i Saffan yahut Halit İbn-i Sinan’a şikâyet etmişler. O da, tanrıya dua etmiş, bu dua üzerine Anka’nın nesli bu dünyanın yüzünden kalkmıştır. Anka iki başlı kuş olarak ta gösterilir. Bir başı kuş, bir başı da insan başı gibidir, insan gibi konuşur. Anka’nın ölümü yaklaştığı vakit, güneş onun yuvasını yakar. O da tekrar bir yuva yapar, içine girer, bir daha çıkmaz, orada ölür, kalır. Kemikleri içinde bir solucan bulunur, ondan yeniden bir Anka kuşu türer.


 


 

Türk Mitolojisinde Bir Kısım Hayvan

Divan-ı Luğat üt Türk’te (Sıçan cinsinden, yarım arşın uzunluğunda bir hayvan, duvarların yarıklarından serçeleri avlar, koyunun üzerine atılırsa koyunun eti sararır, uyuyan insanın üzerine atılırsa o insan idrar tutukluğuna uğrar) denilmektedir.


Mitolojik hayvanlardan biri de Hazar denizi kıyılarında (Gao-kerena) adı verilen üç ayaklı eşeklerdir.


Kötülük tanrısı Erlik Han’ın yeraltı âlemindeki (Pay Tengiz) denilen yerde (Abra) admda korkunç canavarları vardır. Şaman’ lara göre (Abra) 1ar ayni zamanda Ülgen ile Erlik Han arasında vasıta olan bir takım koruyucu ruhlardandır.


Bir de Şaman’larm (Kamk) admı verdikleri bir kirpi vardır ki bu kirpi, Erlik’in oğullarından Batış’ın idâre ettiği cehennemlerdeki göllerin kenarında yaşar.


Yılanlar


Yılanlar eski Türk mitolojisinde önemli yer tutmuştur. Bununla beraber Türk’lerin bulundukları havası sert ve soğuk boz kırlar pek yılan yetiştirmez.


Sonraları güney ve batıya gelen Türk’lerce, muhit değiştirmenin etkisi altında yılana geniş yer verildi.


Yılan hakkında ve Türklerden geçerek Keldan’lılar arasında yerleşen ilk efsâne şöyledir: Kozmik âlemle beraber, Lakhmu ve Lâkhamu admda biri dişi biri erkek iki büyük yılan yaratılmıştır.


Sümer’ler ve Elamlı’lar için yapılan kazılarda bulunmuş heykellerde boynuzlu yılanlar, Kutsal ağacı koruyan yılan, kapı bekçiliği yapan iri ve boynuzlu yılanlar görülmektedir ki, bunlardan yılanların koruyuculukla da görevli olduğu anlaşılmaktadır. Sü-mer’lerce yılanların tanrısı olan (Nin-Gişzida) ile (Papsukal) da koruyuculukla görevlidirler.


Eti’lerin (Edimmu) hikâyesinde de büyük ve obur bir yılan geçmektedir.


tlluankaş adındaki yılan da Eti ve Hitit efsâneleri arasında yer almıştır


Volga Türk’lerince de yılan uğurlu bir hayvandır.


Sümer kahramanı Gılgamış sonsuz hayata erişebilmek için, denizin dibinden çıkardığı hayat otunu bir yılana kaptırmıştır.Hitit efsânelerinde bir kaç başlı yılanlar vardır (Enuma-Elis) destanında korkunç yılanlar geçmektedir.


Yılan için Türkler arasına gelerek yerleşen efsânelerden biri için Taberi’nin birinci cildinde şöyle denilmektedir.


Bir yılan yaratılmış, bu yılanın başı inciden, vücudu kızıl altından, gözleri yakuttandır, ona göklerin en yüksek tabakası olan büyük ve kutsal yere yedi defa sarılması emredildi, o da sarıldı.


Bu yılan o kadar uzunmuş ki orayı yedi defa dolandığı halde yarısı hâlâ göğün en üst katından yere doğru asılı durmaktadır. Bu yılanın dört başı her başında yedi yüz bin yüzü, her yüzünde bin ağzı, her ağzında bin dili, ayrıca seksen bin de boynuzu varmış.


Fil, maymun ve kedi gibi hayvanlar sıcak bölgeler mitolojilerinde geçmektedir.


 


 

10 Mayıs 2016 Salı

Türk Mitolojisinde Gök ve Yeraltı Âlemi

Göklerin Katları ve Göklerde Bulunanlar


Tanrısal ikametgahlar; katlara ayrılmış göklerdedir. Başka bir deyimle gökler; büyük tanrılarla iyi ruhların, perilerin ve meleklerin kâinat çapında bir apartımanı halindedir. Cennetler, meşhur (Süt gölü) ve Kara Han’ın yarattığı (Sürve dağı) da, Ülgen’in katındaki cennetlerin birinde bulunmaktadır.


Güneş, ay, yıldızlar gibi natürist tanrılar ise, yerlerini almış, gökler âlemine, dünyaya ışık dağıtırlar. Taoist’lerin dört yönü idare eden tanrı ayarındaki dört temsilcisi ile Göktürk’lerin boşluğun dört yönünde bulunan, Türk bölgelerini koruyan renk ve hanlıkla vasıflandırılan tanrıları da boşluk âleminin birer kutsal kahramanıdırlar.


Tanrı sayılan bozkurt, Eti’lerin, Elamlı’ların kutsal boğaları güneş tanrı Şamaş’ın kudretli kartalı, fırtına tanrısı Teşup’un korkunç boğaları ile tanrının beyaz devesi ve (Aidar Erkanı) masalında görülen tanrının kuyruksuz mavi kurdu gök sakinlerinin kadrosunda bulunmaktadır.


Büyük tanrılardan katları ile yerleri belli olanlara gelince; Gök tanrısı Anu, Sümer’lerin Anosmas dedikleri göklerin yüksek yerindeki saraymdadır.


Altaylı’larm büyük tanrısı Kara Han ile oğlu Ülgen de Şaman’larca on yedi kat kabul edilen göklerin üst katlarında oturur. Göktürk’lerin, Yâkut’larm, Akkat’larm ve Elamlı’larm büyük tanrıları da bu katlarda yerleşmişlerdir.


Yakut’larm Kayadşn’ı dokuzuncu, Altaylı’ların Günana’si yedinci katta, Ayata’sı altıncı katta, Yakut’larm Orangay’ı dördüncü, Kuday ile tanrıça Ayzıt üçüncü katta otururlar.


Sümer’lerin bir kısım tanrıları da yıldızlarda oturmayı uygun bulmuşlardır. Tonguz’lara göre de, Yedinci kat gökte Güneş,, altıncı katta ay bulunmaktadır.


Göklerden İnenler


Göklerin hangi semtinden geldikleri, nasıl türedikleri açıklanamıyan,  yere inmiş insanlar ve yaratıklar vardır. Eski Türk Han’larından da bazıları gökten yere inmiş, öldükten sonra yine geldikleri yere dönmüşlerdir. Bunların içinde, güneşten gelenler de vardır. Sienpi’lerde ilk hükümet kuran (Tan-Şe-Huvang) da babası olduğu halde, annesi bir gün gök gürlerken göğe bakmış, bu sırada gökten ağzına bir dölü tanesi düşmüş, kadın bundan gebe kalmıştı ki bu hükümdarın da ilk hayat maddesi böylece gökten inmiş bulunmaktadır.


İnsanın yaradılışı hakkındaki bir Budist efsanesine göre de: tanrı güzel bir kız olan (Rin ta Riod gar) ı gökten yere indirmiş ve insanlar bundan türemiştir.


Gökten nur ve ışık içinde inenler de vardır :


Oğuz’un karısı gökten nur içinde indiği gibi, bir sabah Oğuz’ un çadırına yine nurlu bir ışık içinde giren kurt ta gökten inmiştir. Hulin dağı’nın üstündeki ağaca nur inerek ağaç gebe kalmış, beş çocuk doğurmuştur. Buğu Tekin’in odasına gökten nur içinde bir tanrıça da inmiş ve tanrısal öğütler vermiştir.


Kutsal (Yeşim Taşı) da gökten inen bir nurdan vücuda gelmiştir. Türk kahramanı (Alp Er Tonga) nın, Iranlı’ların düşmanı olan (Zini Gâv) ı öldürmesi üzerine, gökten (Altun Yaruk) denilen ışık Türk kahramanının üzerine inmiştir.


Gökten inmiş yaratıklar içinde ön safta at gelir. At, Şama-nist Türkler ve Moğollarca gökten inmiş, Yâkut’larca güneş âleminden gelmiştir. Mazdaist Türklerin tapmaklarındaki bakırdan At da gökten inmiştir.


Kahraman Gılgamış, Tanrıça iştar’ın sevgisine iltifat etmeyince, tanrıça öfkelenmiş ve Gılgamış’ı öldürmek için bir boğa göndermesini babası Anu’dan istemiş. O da kızını kırmayarak gökten bir boğa göndermiş ise de Gılgamış ile arkadaşı Enkidu, bu boğayı öldürmüştür.


Kayın ağacı dahi, Ülgen tarafından Tanrıça Umay’a gökten gönderilmiştir.


 

8 Mayıs 2016 Pazar

Tarihteki İlk En Büyük Kahraman; Herakles

Eski Yunan’ın en büyük kahramanı Herakles’ti. Atina’dan başka bütün illerde Theseûs’tan önce anılırdı adı. Atinalıların düşünce yapısı, öteki Yunanlılardan değişik olduğu için, kahramanları da değişikti. Yalnız beden gücüne bakmazdı Atinalılar, akıl gücü de onlar için sön derece önemliydi Theseus, akıl gücüyle beden gücünü kendinde toplamış bir insan olduğu için kısa zamanda Atina’nın gözbebeği olup çıkıvermişti. Atinalılara bakılırsa, ondan üstünü yoktu ölümlüler arasında. Öteki Yunanlılara kalırsa, ölümlüler içinde en büyük, en üstün kahraman Herakles’ti.


Herakles’in inanılmaz gücü kendisini aşırı derecede gururlu yapmıştı. Ünlü kahraman, yerinin tanrılar arasında olduğuna inanır, ara sıra da ölümsüzlere kafa tutardı, ölümsüzler pek bir şey diyemezlerdi ona, bazı kereler yardımını bile isterlerdi onun. Devlerle tanrılar arasındaki savaşta Herakles tanrıların yanım tutmuş, attığı oklarla devlerin yenilmesini sağlamıştı. Bir keresinde de Apollon’a kızmış, onunla savaşmaya kalkmıştı. Delphoi tapınağının bakıcısına bir soru sormuştu Herakles. Bakıcı onun sorduğu soruya cevap vermeyince, zavallı kadıncağızı kaldırdığı gibi götürmüş, kendi adına bir tapınak kurmaya kalkmıştı. Bakıcısına böyle bir şey yapılmasından hoşlanmayan Apollon, cezalandırmaya kalkmıştı Herakles’i. Herakles tanrıdan korkmamış, ona kafa tutmuştu. Araya Zeuş girmeseydi büyük bir kavga olacaktı.


Aslına bakılırsa, Herakles’ten Ödü kopuyordu Apollon’un. Ama tanrılık bu, herkes ne derdi sonra. Zeus’un araya girmesiyle yatışmış göründü; bakıcısına söyleyip, Herakles’in istediği cevabı verdirdi.


Kendi gücüne beslediği büyük inanç yüzünden hiçbir şeyden yılmazdı Herakles. Kendisini yense yense ancak büyü, ya da insanüstü bir güç kullanan tanrılardan biri yenebilirdi. Sonunda da öyle oldu zaten. Hera, büyüyle sırtını yere getirdi onun. Ama yaşadığı sürece Herakles’i karada, denizde, havada kimse yenemedi.


Zekâ bakımından ünlü kahramanın pek öyle gelişmiş olduğu söylenemezdi. Bir gün sıcaktan bunalmış, güneşe ok atarak onu söndürmeye, böylece serinlemeye çalışmıştı. Bir gün de denizde giderken dalgaların gemiyi sarsmalarına kızmış, eğilerek sulara uslu durmalarını, yoksa hepsini cezalandıracağını söylemişti. Duygu açısından ele alınınca, Herakles’in çok ince bir kişi olduğu görülürdü. Hylas’ı yitirdiği zaman Argo gemisinden çığlık çığlığa, üzüntü içinde ayrılışı: daha önce anlatılmıştı. Bu aşın duygululuğun ara sıra zararları da dokunurdu kendisine. Çabuk Öfkelenir, her yanı kırıp geçirir, öfkesi yatışınca da yaptıklarına pişman olurdu. İşte o zaman kendisinin cezalandırılmasını isterdi. Zaten kendisi İstemeden ünlü Herakles’i cezalandırmak kimin elinden gelirdi ki. Onun kadar çok ceza çekeni görülmemiştir ölümlüler arasında. Kendi isteğine rağmen, onu cezalandırmaktan korkanlar da olurdu ara sıra böyle durumlarda Herakles, kendi kendisini cezalandırırdı.


 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Yedi İklimi İdâre Eden Mitoloji

Doğu bilgilerine göre; idaresi göklerden gelen dünya, yedi iklime ayrılmıştır. Türk çevresine de geçen ve mitolojik hava içinde verilen bu bilgilerde yediye ayrılan iklimlerin her birini bir yıldız idare eder. Bu iklimlerle bunları idare eden yıldızların tablosunu şöyle tertiplemek mümkündür:


Birinci iklim: Hint diyarı, İdare eden: Zuhal. Rengi siyah. Yedinci gökte, İkinci iklim :  Çin diyarı. İdare eden:  Müşteri Kahverengi Altıncı gökte. Üçüncü iklim: Türk diyarı. İdare eden: Mirrih. Kırmızı. Beşinci gökte. Dördüncü iklim : Horasan diyarı. İdare eden: Güneş, Sarı. Dördüncü gökte. Beşinci iklim : Mâvera ün nehir diyarı. İdare eden: -Zühre, Yeşil. Üçüncü gökte. Altıncı iklim : Rum diyarı. İdare eden: Utarit. Mavi, İkinci gökte yedinci iklim : Bulgar diyarı: İdare eden: Ay. Beyaz. Birinci gökte. Bu yedi iklime Farslar. (Heft iklim), Araplar (Ekaalim-i Seb’a) derler.


Bu iklimlerin dışında kalan yerlere de (Karanlıklar diyarı) denir. Yedi iklimi idare eden yıldızlar göklerde bulunur. Bunların beşi önemlidir. Güneş ve ay ile yedi olur. Bu beş yıldızdan Ay’ın bulunduğu gök yeşil Zebelcettendir. Utarit’in bulunduğu gök sarı yakuttandır. Zührenin bulunduğu gök. Kızıl Yakuttandır. Zuhal’ın bulunduğu gök ak gümüştendir.


Gök Gürültüsü, Şimşek, Yıldırım


Göklerde geçen bu tabii olaylar da kutsal sayılırdı. Altaylı’lara göre yıldırım ve şimşek Ülgen’in emrinde olduğu gibi, yıldırım ayrıca tanrı da sayılırdı. Yıldırım hem korkutur, hem de sevilir ve kutlanırdı. Gök gürültüsü; tanrı arabasının koşturduğu zaman tekerleklerin çıkardığı sesler olduğu gibi, şimşek te tanrının şeytanlara attığı oklardı.


Yıldırım tanrı Yerdeki kötü ruhları takip eder. Kötü ruhların saklandığı ağaçlara ateşi gönderir, yıldırım düşer. Yıldırım düşen ağaçtan bir parça alınıp saklamfsa o yere kötü ruh girmez. Urenha’lar yıldırım tanrısına süt, ayran sacı ederler.


Urenha, Kazan-Kırgız kadınları ilkbaharda ilk şimşek çaktığı ve gök gürlediği zaman çadır çevresinde süt, ayran, kımız dolu kapları dolaştırıp sacı töreni yaparlar. Müslüman Türklerden Başkurt kadınları ise şimşek çakarken süt, ayran gibi beyaz içkileri örterek saklarlar. İnançlarına göre süt ve ayrana yıldırım düşermiş… Uryankıt’ar yıldırımdan korkmazlar. Şimşek çakıp gök gürlerken bağırıp çağırırlardı. Uygur’lar yıldırımın düşmesini beğenirler. Gök gürledikçe bağırıp çağırırlar, göğe doğru ok atarlar… Bir yıl sonra güz mevsiminde, atların iyi beslendiği sırada yıldırım düşen yere toplanırlar, bir koyun kesip oraya gömerler. Kadrı Şaman İlâhiler okur. Atlı erkekler bu yerin çevresinde bir kaç defa dönerler.


 

27 Nisan 2016 Çarşamba

Tarihteki Efsanevi Hükümdarların Hayatı

Godefroi


Godefroi IV de Boulogne veya Godefroi de Bouillon, Aşağı Lorraine dükü ve Kudüs’teki İsa’nın mezarının muhafızı. 1061 de Baisy-Thy’de (Belçika) doğdu, 1100 de Kudüs’te öldü. İçinde birçok kont ve dükün bulunduğu «Senyörler Haçlı Seferi» ordusuna komuta etti ve Kudüs’ü ele geçirdi.


Godefroi de Bouillon birçok çetin mücadeleden sonra 1089’da Aşağı Lorraine dükü olarak tanındı. 1095’te haçlılara katılanların başında yer aldı ve seferin masraflarını karşılayabilmek İçin dukalığını ve varını yoğunu sattı. İlk haçlı seferinde önemli rol oynadı; mizacı hacılıktan çok siyasete yatkın olduğu için Bizans imparatorluğuyla haçlılar arasındaki ilişkilerle ilgilendi ve Aleksios’a tâbi oldu. Kudüs’ün fethi (1099) üzerine, baronlar kendisini kral seçtllerse de, Isa’nın mezarının muhafızı unvanıyla yetindi. Ülkenin savunmasıyla yakından İlgilendiği gibi, Kudüs Kanun Külliyatı adıyla anılan ve Kudüs İle Kıbrıs’ta uygulanan bir kanunnamenin hazırlanmasına önayak oldu. Bir efsane kahramanı hâline geldi. Fransız destanlarından birinin ve Tasso’nun bir şiirinin (Kurtarılan Kudüs) kahramanı oldu.


Kılıç Arslan


Anadolu Selçuklu Devleti’nin üçüncü hükümdarı, Doğum yeri ve tarihi belli değil, 1107’de Fırat’ta boğuldu.


Haçlı ordularına karşı Anadolu’yu, hattâ İslâm dünyasını kahramanca savundu, 1071 Malazgirt zaferinden sonra Horasan’daki Oğuz Türklerl Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişlerdi. Kılıç Arslan, hükümdar olunca, çeşitli karışıklıklar içindeki Anadolu’da birliği sağladı. Bizans’ın elindeki İstanbul’u almak istiyordu ve bu amaçla bir donanma yaptırdı. Bizans İmparatoru, Roma’daki Papa’dan yardım istedi. 1095’te, Bizans’a yardım etmek, İsa’nın doğduğu şehir olan Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak İçin 600.000 kişilik bir Haçlı ordusu kuruldu. Bizans imparatoru bunları Anadolu’ya geçirtti. Kılıç Arslan; kendisininkinden sayıca on kat daha üstün bu orduyla, birçok savaş yaptı. Anadolu’yu karış karış savundu. Amasya yakınında 300.000 Haçlı’yı yok etti. Geriye kalan Haçlılar, Anadolu’da yerleşemediler. Vatanlarını canla başla savunan Türkler arasından bir geçit bularak Kudüs’e gidip bir Lâtin Krallığı kurdular.


Aslan Yürekli Richard


I.Richard veya Aslan Yürekli Richard, Aquitaine dükü ve İngiltere kralıdır. 1157’de, Oxford’da (Büyük Britanya) doğdu, 1199’da Châlus’de (Fransa) öldü.


Savaşçı karakteri, ona bu lâkabı kazandırmıştır. Bu değerli savaşçının, kahramanlıklarını ve bu kötü yöneticinin talihsizliklerini anlatmak için gerçekle efsane birbirine karışmaktadır. İngiltere kralı, II. Henry’rçln oğlu olan Richard, o zaman ingillzlerin elinde bulunan, Fransa’daki Aquitaine dükalığını almıştı. Aslan Yürekli Richard, Fransa kralı Philippe-Auguste’le birlikte, Kudüs’ü kurtarmak için Üçüncü Haçlı Seferine katıldı. Fakat o kadar kibirli ve kendi başına buyruk davrandı ki sonunda müttefiki İle bozuştu. Richard seferden dönerken, Fransa imparatoru VI. Henri tarafından dört yıl hapsedildi ve kurtulmak için ona çok büyük fidye ödemek zorunda kaldı. İngiltere kralı özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, Fransa’ya savaş açtı ve Limosin’deki Châlus şatosunun kuşatılması sırasında öldü. Aslan Yürekli Richard krallığında sadece birkaç ay kalabilmişti.


 

10 Nisan 2016 Pazar

Viyana Kuşatmasında Yeni Hafta Başlangıcı

Bugün Ahmed Paşa kolundaki gâvurlar da şarampolden atılıp yerleri işgal edileli. Kuşluk vakti, Sadrazam metrislerdeki tabyasına gitti ve sonra da Yeniçeri Ağasının tabyasına geldi. Ayrıca ön saflarda galeri açılan yerleri gözden geçirdi. Bir süre yeni tabyasında oyalandı ve sonra tekrar eski savaş mahalline dönüp orda kaldı. Rumeli beylerbeyini ve sağ sol kanat alay beylerini, sıçan yollarını hâlâ istenilen şekilde açmayıp bugün gevşeklik gösterdikleri için sertçe azarlayarak ağır surette ihtarda bulundu.


Bütün galeriler içinde en ileriye götürülmüş olanı Köstendil Sancak Beyinin galerisiydi. Bu şırada Kara Mehmed Paşa kolunda üç yerde, Rumeli kolunda üç yerde ve Ahmed Paşa kolunda üç yerde galeri açma çalışmaları yapılmaktaydı. Bu galerilerle kale hendeğinin içine girmek amacı güdülüyordu.


Kara Mehmed Paşa yaralandığı için çadırına çekilmesi ve yeniden sağlığına kavuşuncaya kadar metrislerden uzak durması emredildi. Sadrazam, Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa’yı çağırdı ve kendisini Kara Mehmed Paşa’nın vekili olarak onun koluna yani Anadolu koluna kumandan tayin etti.


Topçular bugün düşmanın dört topu üzerine gülle düşürüp onları savaş dışı ettiler. Şeyhoğlu Ahmed Paşa buyruk gereğince Götzendorf palankasına varıp kuşatmaya başlamıştı. Ancak buranın hendekleri çepeçevre suyla dolu olduğundan ve köprüleri de gâvurlar tarafından söküldüğünden palankayı hücumla almak imkânı görülmedi. Durumu devletlû Sadrazama mektupla bildirip top, cephane ve yaya askeriyle yardım göndermesini diledi.


Bunun üzerine kendisine derhal üç Sahi topu ve bir hayli malzemeyle cephane gönderildi. Ancak bu yardım kafilesi oraya varmadan, palanka, Allahın yardımıyla ele geçirildi. Gâvurlar son askerine kadar kılıçtan geçirildi. Böyle bir savaşın yapılmasına Reis Efendi’nin kâtiplerinden Ramazan Efendizade Recep Çelebi sebep olmuştu. Çelebi’nin ot almak için yolladığı arabasıyla atlarını çalmışlar. O da bunu Reis Efendiye haber vermiş. Olay Reis Efendi tarafından Sadrazama anlatılmış. Bunun üzerine de Ahmed Paşa palankaya karşı gönderilmiş.


Palanka kuşatıldığı sırada onbeş kadar asker şehit düşmüş ya da yaralanmış. O zaman her nasılsa palankanın içine ateş atılması tedbirini akıl etmişler. Kalenin içinde bulunan gâvurların hepsi bütün erzaklarıyla birlikte yanıp kül olmuşlar. Sadece on beş gâvur tutsak olarak canlarını kurtarabilmiş. Recep Çelebi de kuşatmaya katılmış ve sonunda arabasıyla atlarına tekrar kavuşmuş. Güneş batımından sonra palankanın fethedildiği haberiyle geri döndü. Devletlû Efendimiz Sadrazam, olup bitenleri kendisinden dinledi. Çok hoşlanıp Çelebiye yirmi altın bahşiş verdi.


Şam Beylerbeyi Hüseyin Paşa akşamüzeri tabyasında bulunduğu sırada bir humbara bombası uçup geldi ve yanı başındaki göğüs siperini çökertti. Kendisi de yıkılan toprak yığını altında kaldı. Nerde olduğu hemen anlaşılmadı. Bütün siper iyice arandıktan sonra bulup dışarı çıkardılar. Tıpkı bîr canlı cenaze gibiydi. Tek kelime konuşamıyordu. Fakat kısa bir süre sonra kendine geldi. Bir iyice muayene edildiği zaman da hiç bir önemli yarası olmadığı anlaşıldı.


Güneş batımından sonra, gâvurlar boş hayale kapılıp Zağarcı kolunda bir püskürme lağım patlattılar. Fakat geri tepti ve İslâm ordusundan Hiç kimseye her hangi bir zarar vermedi.  Serdengeçtileri tamamlamak için sipahi ve silah-darlardan üç yüzer adam, Sadrazamın önünde yoklanıp kendilerine ayrılmış olan yerlere gönderildiler.


Kuşatmada Günler Çabuk Geçiyor


Sadrazam, Rumeli kolundaki tabyasına gitti. Sağ kanattaki alay beyini azletti. Yerine Rumeli Kethüdasını, Kethüdanın yerine Çavuşlar Kethüdasını tayin etti. Azledilenin görevindeki kusur ve ihmalinden dolayı idam edilmesini kararlaştırmışken acıyıp canını bağışladı. Görevinden almakla yetindi, ancak Sadrazamın tabyasına geldiği zaman ötekilere ibret olsun diye kendisine üç yüz veya dört yüz belki de daha fazla değnek vurdurdu.


Öğle zamanı, gâvurlar, Zağarcı koluyla Rumeli kolu arasında bir lağım patlattılar. Tabya kazıcılardan^ beş on adam yaralandı, bundan başka bir kimseye zararı dokunmadı.


İki bin altı yüz kişiye varan silahdar ve sipahi serdengeçtilerinden bin iki yüzü Zağarcı ve Samsuncu kollarına verildiler. Geri kalan bin dört yüz asker hiç bir yere verilmeyip kendilerine ilerde verilecek emre kadar hazır beklemeleri bildirildi.


Akşam üzeri Rumeli kolundaki serdengeçtiler hücuma geçtiler. Gösterdikleri karşı durulmaz gayretle gâvurları metrislere kadar geri attılar ve tabya yaparak yerleşmiş oldukları hattı da işgal ettiler. Bir saat süreyle burada acı bir savaş cereyan etti. Ama Allah, İslâm gazilerine lütuf ve inayetini göstererek bu bölgeye sağlam şekilde yerleşmek mümkün oldu. Burası ön şarampollerle tabyaların arasındaki metrislerdi.


 

28 Mart 2016 Pazartesi

Viyana Kuşatması Yazışmalarından Bir Derleme

Allah saklasın, bizi tepelerlerse, o zaman İskender köprüsü üzerinden geçip Viyana’yı kurtarmak için Orduyu Hümayun üstüne yürüyeceklerdir. Polom ya Kıralı Sobieski denilen melun, yanında kendisine bağlı Büyük Litvanya ve Küçük Litvanya hetmanları olduğu halde, atlı yaya otuz beş bin Polonya gâvuruyla Viyana’yı kurtarmak için yürüyüşe geçmiş bulunmaktadır.”


Bu mektup kendisine okununca Sadrazam öfkelendi: “Viyana’yı kurtaracağız diye gelenleri ben zaten biliyorum!” diye bağırdı. “Hepsi üç dört bin PolonyalI ile beş on bin Alman değil mi? Ne çıkar bundan?” Hüseyin Paşaya bir ferman gönderip, bütün gayretini göstererek ve bütün sakınma çarelerine başvurarak emrindeki İslâm askeriyle Tuna’nın karşı kıyısından Viyana’nın hizasına gelmesini, burada Tuna’yı geçip Orduyu Hümayuna katılmasını bildirdi. Ayrıca “Beş on bin atlı askeri sizi korumaları için gönderiyorum, bunlar Komorn adası üzerinden derhal yola çıkacaklardır” diye yardım vaadinde bulundu.


Bu cevabını kağıda yazıp gönderirken, aynı anda Hanın oğlu Alp Giray Sultana da on bin Tatarla Hüseyin Paşa’nın yardımına koşmasını emretti. Fakat Alp Giray bütün yükleriyle birlikte sadece altı yüz Tatarı yanına alıp Gran köprüsünden geçti. Ancak yanlarında götürdükleri bir sürü tutsak ve yığınla ganimet yüzünden yürüyüşleri aksadığı için, Tatarlarının yarısını ayırıp ganimetlerle birlikte Uyvar’a yolladı. Bu şekilde Serasker Hüseyin Paşa’nın ordusuna katılan yardımcı kuvvetin hepsi üç yüz kişi oldu.


Bu sırada ele geçirilen tutsaklar Hüseyin Paşaya karşı savaşmış olan gâvur ordusunun boğazdan çekilip, Viyana’nın yukarısındaki İskender Köprüsüne gittiğini haber verdiler. Durum görüşülüp tartışıldıktan sonra, daha başka imdat gelir umuduyla Sadrazamın buyruğu gereğince 14 Ağustosta yola çıkıldı. Tököly İmre, Pressburg kalesi önünden Tuna kıyısı boyunca yürüyüşe geçti. Serasker Hüseyin Paşa ise Slovakya’nın içine dalıp Beyaz Alpler denilen sıradağları aştı.


Daha hiçbir İslâm gazisinin ayak basmadığı yerlerden geçti. Köyleri, kasabaları, kale ve palankaları yaktı; kadınları ve çocukları tutsak edip erkekleri kılıçtan geçirdi. Yürüyüşün sekizinci gününde Morava ırmağını geçip, suyun öte yakasında Tököly İmre’yi beklemek üzere konakladı.


Ertesi gün, yani 24 Ağustos Salı günü, iki yürüyüş kolu yapıldı. Bir kol dağ yolundan, öteki kol kıyı boyundan yola çıktı. Giderken rastladıkları bütün köyleri yakıp yıkarak ikindi üzeri Viyana’nın hizasına gelindi. Daha önce gâvur taburunun ordugâhının bulunduğu adada bir süre konaklamak üzere çadır kuruldu. Hüseyin Paşa birliklerini ırmağın beri yakasından seyreden Sadrazam ile Orduyu Hümayun askerleri onları alkışlayıp övdüler.


Bu sırada Alp Giray Sultan’ın Tatarları bir çapuldan dönerek yanlarında tutsak getirdiler. Tutsakların anlattığı şöyleydi: “İskender Köprüsü’ne çekilen Alman ordusu sizin buralara geldiğinizi haber alınca, geri dönüp arkanızdan yürüdü. Şu anda savaş düzenine girip toplarını dizmiş, döğüşe hazır bir halde buradan pek uzakta bulunmayan bir dağa sırt vermiş olarak beklemektedirler.


Haberin doğruluğunu incelemek üzere birkaç serhatle gönderildi. Bunlar da verilen haberi doğrulayınca, İslâm gazileri telâşa kapılıp geri dönmek istediler. Fakat Serasker Hüseyin Paşa, Abaza soyundan gelme gözü pek ve dürüst bir adam olduğundan onlara verdiği karşılıkta “Sadrazama karşı dönüp gitmek gibi bir hareketin sorumluluğunu üzerime alamam. Bu düşmanla karşılaşıp savaşmadan da bir yere gitmem!” dedi.


Bu sırada daha önce Komorn adasında durmuş olan otuz bin gâvur askeri de çıkageldi. Böylece Hüseyin Paşa askeriyle birlikte iki düşman arasında kaldı. Sadrazam ise onları kendi hallerine bıraktı. İmdat gönderirim diye verdiği sözü tutmadı. Bunca askerin kanlarını akıtmasına engel olmak yolunda tek parmağını bile kımıldatmadı.


Böylece beş ya da altı bin asker, savaşı peşin peşin kaybetmiş bir halde seksen bin gâvurla karşı karşıya geldi. Ancak onlar için başka bir çıkar yol da kalmamıştı. Bahtlarının kapanmış olduğunu bildikleri halde, kadere boyun eğip atlara bindiler. At üzerinde savaş meclisi kurup şu karara vardılar: “Üç yanımızdan düşman ve dördüncü yanımızdan da suyla çevrilmişiz. Bizim için artık hiç bir kurtuluş umudu kalmamıştır. Ölenimiz şehit, sağ kalanımız gazi olur. O halde, bırakalım da dünyada ve ahrette adımız şanla şerefle anılsın!” Düşmanla çarpışma kararım bu şekilde verdiler.


 


 


 

23 Mart 2016 Çarşamba

Viyana Kuşatması Günlüğünden Yansıyan Bir Kare

Mersilere yerleştirilmiş olan toplar sabah erkenden diri düşmanları üzerine ateş açtılar. Metrisler İçin seçilmiş arazi taşlık olduğundan sıçan yollarının kazılması çok güç oldu.


Sadrazam kaleyi dört bir yanından gözden geçirmek üzere hızlı koşan atına bindi. Bağlar içindeki bir tepenin üstüne bir gölgelik kurdurup oradan kaleyi ve ‘karşıda bulunan adayı gözlemeye koyuldu. Bu sırada adadan bir grup gâvur ortaya çıkınca delilerden biri kaç ağayı atlı olarak onlara karsı gönderdi.


Bunlar, herhalde palankalardan kaçarak sağ kalmış ve adaya sığınmış gâvurlar olacaktı. Ne zaman bir fırsat elverirse o zaman adadan kalenin içine geç-imek niyetindeydiler. Bu bakımdan Sadrazam adanın zapt edilmesinin, ayrıca kaleye u i asam köprüleri n tutunarak kalması çok önemlidir.


Batthyânyi ve Draskovich’in boyun eğip bağlılık andı içtikleri haberini getiren elçileri Sadrazamın huzuruna kabul edildiler ve etek öptüler. Bunlara, yani her iki Macar Beyinin temsilcileriyle divan tercümanına orta dereceden üç ve küçük dereceden dört hilat giydirildi.


Sadrazam, Adana Beylerbeyi Vezir Deli Emir Paşa’ya Nigbolu Sancakbeyi Sevhoâlu Ali Paşa’ya, Hamid Sancakbeyi Haznedar Haşan Paşa’ya, Saruhan Sancakbeyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’ya ye Sekbanlarıyla Serçeşmeye ferman buyurup, kalenin sol tarafında


Asır askeriyle Köstendil Sancakbeyi Arslan Beyinden de ada üzerindeki iki yüz tabya siperine karşı ırmak kıyısında metris kazılmasını istedi. Bu birlikler istenilen yere vardıklarında adada kapalı kalmış düşmanın üzerine pervasızca bir ucuma kalkıp çoğunu kılıçtan geçirdiler.


Gâvurlar ırmağın yukarı tarafında bulunan ordugâhlarına kaçtılar. İslam askerleri bunları ordugâhlarına gidilen köprüye kadar kovaladılar. Burada da zorlu kavga olup bu yiğitçe saldırışlar karşısında düşman dayanamayıp kaçmak zorunda kaldı. Köprünün beri yakadaki başı yakıldı.


Bu günü izleyen iki gün içinde de ordu içinde bulunan bin tutsağın kafası kesildi. Başıbozuk bir akıncı birliği Viyana kalesinden üç saat uzaktaki bir palankayı kuşatmış. Bir süre savaştıktan sonra, aralarından biri Teis olarak ortaya atılmış ve melun gâvurlara bir savaş hırs yapmış “Gelin teslim olun; bize boyun eğin, böylece kılıçtan^ geçirilmekten kurtulun!” demiş.


Gâvurlar razı olmuşlar. Bu sefer akıncılar; “o halde silâhlarınızı bize verin, biz de hepinizin adını yazıp Sadrazama götürelim” demişler. Gâvurlar da bütün silâh ve cephanelerini dört arabaya yükleyip palankanın kapısından dışarı çıkarmışlar. Arkasından da kendileri birer birer çıkmışlar. Yüz elli kadar gâvurun adı deftere yazılıp bir liste yapılmış. Gâvurların hepsi silâhsız kaldığından,

22 Mart 2016 Salı

Yeraltı Âleminin Ayrıldığı Katlar ve Dahası

Yakın doğu milletlerinden gelen ve Türk’ler arasında yerleşen mitolojik bilgilere göre, yer ile gökün arası beşyüz yıllık yoldur. Bu ara hava ile doludur. Bu mitolojik bilgilere göre yeraltı yedi tabakadır:


Birinci tabakanın adı Demka’dır. Çok fena kokulu bir yerdir. Orada bulunanlara Berşem denir. Onlara hem hesap, hem azap var. İkinci tabakanın adı Celde’dir. Orada cehennemlikler için her türlü azap hazırdır. Oradakilere Tams denir. Bunlar birbirini yerler. Üçüncü tabakanın adı Arka’dır. Orada katır büyüklüğünde akrepler vardır ki kuyrukları kısrak kuyruğu kadardır, her birinin kuyruğu üç yüz boğumludur ki bunların içi öldürücü zehirlerle doludur. Orada bulunanlara Kubs denir. Toprak yer, şebnem içerler.


Dördüncü tabakanın adı Harba’dır. Orada dağlar gibi ejderhalar vardır. Kuyrukları zehirlidir. Eğer her birinin zehri okyanuslara bile karışsa, deniz hayvanlarının hepsi ölür. Onlara Celham denir. Gözleri, ayakları yoktur. İki kanatları vardır, uçarlar. Beşinci tabakanın adı Melsa’dır. Oradakilere Mahtat denir. Hesapsız derecede çokturlar, birbirini yerler. Orada Öyle büyük taşlar vardır ki bu taşlar günah sahiplerinin ayağına bağlanarak cehenneme bırakılırlar. Altıncı ta-bakanın adı Secin’dir.


Cehennemliklerin günah defteri buradadır. Onlara da Kutata denir. Kuş şeklindedirler. Elleri adam eli, kuyrukları inek kulağı, ayakları da koyun ayağı gibidir. Melekler gibi yemez, içmezler, uyumazlar, aralarında kadınlık ve erkeklik yoktur. İşleri güçleri Tanrıya ibâdettir. Yedinci tabakanın adı Acbadı. Orada bulunanlara da Cüsum derler. Kısa boylu, habeşî siyahtır. Elleri, ayakları vahşi hayvan pençeleri gibidir. Ye’cüç ve Me’cüç’u bunların helâk etmesi ihtimali vardır. Şeytan da orada bir taht üzerinde oturur. Maiyeti etrafına dizilir, her biri yer yüzünde insanlara yaptıkları fenalıkları ve hiyleleri anlatırlar.


Yeraltı Âleminde Bulunanlar


Altaylı’lara göre dokuz kat olan yeraltı yahut karanlıklar âleminde oturanların başında kötülük tanrısı Erlik gelir.  Erlik’in emrinde bulunan ikinci derecedeki tanrılarla kötü ruhlar, zebaniler de orada bulunur. Cehennemler de oradadır. Körmös’ler, Aza’lar da Erlik’in emrini yerine getiren kötü ruhlardır. Sümer’lerin büyük Tanrılarından da yeraltında oturan belli başlı fırtına ve cehennem tanrısı Nergal ile karısı Ereşkigal vardır. Erlik ile Nergal’in yeraltında muhteşem birer sarayı bulunmaktadır.


Yeraltı Âlemine Gidenler Ve Dönebilenler


İnsanlardan yeraltı âlemine gittikten sonra dönebilenler Türk mitolojisinde pek göze çarpmaz. Ancak Sümer’lerden Dumuzi vardır ki o da tanrılaştıktan sonra gitmiştir. Bir de Şaman’lar Törenlerden sonra gider ve dönerlerdi.


Yeraltı âlemini en çok kötü ruhlar, günahkâr insanların bedeninden ayrılan ruhlar, zebaniler, şeytanlar işgal eder. Altay’larm (Sin) adını verdikleri ruh ta insan bedeninden ayrıldıktan sonra yeraltına gider, Erlik’in yanında bulunur.


Eş adındaki ruh ta insandan ayrılınca yine o alme gider.


Kıyamet Ve Deccal


Kıyamet, var olan her şeyin altüst olduğu, dünya düzeninin bozulduğu, Kozmik âlemin sarsıldığı, tüyleri ürpertici korkunç olayların her tarafı inlettiği, insanların, bütün yaratıkların perişan hale geldiği ve ölülerin dirildiği bir zamandır.


Kıyamet alâmetleri: Şaman’lara göre; kıyamet kopacağı zaman gök demir, yer bakır olacak, İnsanlar birbirini, baba oğlunu, oğul babasını tanınmıyacak.  Atbaşı büyüklüğündeki altın parçası, bir küçük kap içindeki yemekten daha kıymetsiz olacak.


Yakın doğu mitolojisine göre kıyamet alâmetlerinden biri de Deccal’m çıkmasıdır. Bunun tek gözü vardır. Meydana çıkınca tanrılık iddiasında bulunacaktır. Bir eşeğin üzerinde dolaşacak, bu eşeğin her bir tüyü bir ses çıkaracak, bu sesi işitenlerin çoğu ona uymakla batıl yola gitmiş olacaklardır. Ama nihayet Mehti çıkacak ve Deccal’ı Şam’da yakalıyarak öldürecektir.


Deccal bir de şöyle anlatır: Çok iri bir adamdır. Başı buluttan yukarı çıkar, derin deniz onun topuğuna kadar gelir. Bir eşeği vardır. O da kendi gibi iridir. Kulağının gölgesinde bin kişi yürür. Kim Deccal’ın yüzüne bakarsa baştan aşağı yılanlar, akrepler ile ejderhalara bakar gibi görür. Deccal şöyle de tasvir edilir: Kızıl renkli, kıvırcık saçlı, iri vücutlu, kaim boyunlu, tek gözlüdür. Tek gözü geniş alnının ortasında bir üzüm tanesi gibidir. Alnında (Kâfir) yazılıdır. Yahut başka bir yerden anlaşıldığı gibi, gözünün biri yeşil cama benzer, öteki gözünün yerinde de yırtıcı kuşların tırnağı gibi bir tırnak vardır. Deccal’ı öldürecek olan Mehti de şöyle anlatır: Sıcak memleketlerde serinlik için (Serdap) denilen yere girmiş, ondan sonra daha görünmemiştir. Kıyamet yaklaşınca tekrar ortaya çıkacaktır. O zaman Şam’da Deccal’ı yakalıyarak öldüreceği efsaneler arasında yer almaktadır.


Altaylı’lar kıyameti şöyle anlatırlar: Yerler ateş içinde yanacak, bu hale tanrılar ilgisiz kalacak, insanların feryadına kulaklarını tıkayacak, deniz korkunç dalgalarla çalkalanacak, sular kanlı akacak, yer altından uğultulu sesler gelecek, dağlar yıkılacak, gökler parçalanacak, denizlerin büyük çalkantılarla dipleri görünecek, denizin dibindeki (dokuz çatallı kara taş) dokuz yerden koparak ayrılacak, Her taştan dokuz sandık çıkacak. Her sandıktan koyu sarı renkte, demirden atlara binmiş dokuz adam, çıkacak, atların ayakları kılıç, kuyrukları kama gibidir. Nereye rastlaşa keser, biçer. Canlılara rastlaşa öldürür. Ayın ve güneşin ışığı yok olacak, her taraf kapkara hale gelecek, Ağaçlar köklerinden kopacak, yerler çatlayarak geniş aralıklar olacak, sular kuruyacak, dünyada hiç bir şeyde hayır kalmayacak, yiyecek, içecek, her şey yok olacak, böylece insanların ve yaratıkların hayatı sona erecek.


 

17 Mart 2016 Perşembe

Viyana Kuşatmasında Savaş Vakti

Seher vakti melun gâvurun iki yüz bin kişilik ordusunun Tuna kıyısındaki dağdan gelip, Kara Mehmed Paşa’nın bulunduğu taraftan kavga ve döğüşe tutuşmuş olduğu haberi geldi. Bunun üzerine Sadrazam, Kethüda Bey, bütün maiyet halkı, Şeyh Van’ı Mehmed Efendi, sipahi ve silahtarlarla geri kalan herkes atlara bindi. Sancak-ı Şerifi açtılar. Hep birlikte hareket edip anılan yere gittiler. Gâvurların top menziline yakın bir yerde Sadrazam için gölgelik kuruldu, kendileri bunun altına geçtiler.


Sağ kanatta Vezir Kara Mehmed Paşa, Deli Bekir Paşa, Serasker Koca Arnavut İbrahim Paşa, Binamaz Halil Paşa ve öteki beylerbeyleriyle sancak beyleri; Tuna’ya doğru ötelerde ada tarafında Eflak ve Buğdan beyleri askerleriyle yer almıştı. Sol kanatta Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa, Tatar Hanı ve birçok beylerbeyleri ile sancakbeyleri bulunuyordu. Ortada Sadrazam sağlı sollu silahtar ve sipahilerle durmaktaydı. Sadrazamın önünde ise yeniçeri ağasıyla kul kethüdası hayli kalabalık yeniçerileriyle yer almıştı. Çeşitli yerlere de Sahi topları getirilip konulmuştu.


Gâvurlar dağdaki palankaya varmışlar, koyu mavi gökyüzünün önünde yamaçları fırtına bulutları gibi sarmışlardı. Bir kanattan Tuna kıyısındaki Eflak Buğdan askerine karşı dayanıp, öteki kanattan en uzaktaki Tatar birliklerine uzanmışlardı. Dağ ve ovayı kaplayıp yarımay biçiminde savaş düzeni aldılar. Sanki kara katrandan bir sel gibi dalgalanarak dağdan aşağıya aktılar. Bu sel karşısına çıkan her şeyi çiğneyip yakıyordu. Böylece İslâm askerini iki yandan kuşatmak gibi boş bir amaçla saldırıya geçtiler.


Yarım saat kadar sonra Sadrazam kethüdası, yanında serçeşme, bazı ağalar ve maiyet halkının bir kısmı olduğu halde ilerleyip ön safta yer aldı.


İslâm tarafında bazı öncü birlikler dağ üstünde ayrı ayrı noktalarda silahlı çatışmalara başlamışlardı. Bu kavgalar kızışınca Sadrazam kethüdası yanındaki maiyet birlikleri ve atlı yaya sekbanlarla düşman üstüne yürüyüp savaşa tutuştu. Gâvurdan birçok kelle, tutsak ve bayrak ele geçirdi. Arkasından gâvurlar hücuma kalkıp bizimkileri yerlerinden geri püskürttüler. Bunun üzerine bizimkiler karşı hücuma geçip gâvurları tepeye doğru sürdüler. Sonunda gâvurlar yaya askerlerini kirpi engelleriyle birlikte ön safa, süvarilerini arkaya geçirdiler. Sonra da azmış domuzlar gibi tepeden aşağıya saldırıp bizimkileri yıkık köye f54} kadar çekilmek zorunda bıraktılar.


Savaş burada da bir süre ileri geri dalgalandı. Sonra kalabalık kitleler halinde saldıran melunlar sağdan soldan saflarımızı bozup İslâm askeri üzerine bu sefer her yandan yüklendiler. Şah i toplarını da savaşa sokup İslâm ordusu üzerine mermi yağmuru yağdırdılar. Tuna kıyısında Vezir Koca Arnavut İbrahim Paşa komutasındaki birlikleri bozup vadiye girdiler ve ordu-yu hümayunun ordugâhı önüne geldiler. Sol kanatta Şam Beylerbeyi Vezir Abaza Sarı Hüseyin Paşa direnmekteydi. Şam askeriyle birlikte zorlu bir kavgaya girmişti. Tatar Hanı ise, hiç bir şekilde onun yardımına koşmadı. Sadece kısa bir süre önce Kırım’dan gelerek Orduyu Hümayuna katılmış bulunan Hacı Giray Sultan bir aralık gelip savaşa karıştı.


Sadrazamın çevresindeki askerler, düşmanın her iki yandan saldırıp ilerlediğini ve İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğunu görünce güçleri azalıp kavga ve döğüş hevesini yitirdiler. Sonunda da her zaman bir bozguna sebep olan şaşkınlık halleri göstermeye başladılar.


Polonya Kıralı askerleriyle doğruca Sancak-ı Şerif üzerine saldırıya geçtiğinden, Sadrazam atına bindi. Sağlı sollu maiyet halkını, Şeyh Vani Efendiyi ve silahtarlarla sipahileri savaşa hazır duruma getirdi. Her iki kanattaki paşalar bozulmaya başlarken, ordunun kalbinde Sadrazam çevresindeki askerlerle birlikte sarsılmamış bir halde dimdik ayakta duruyordu. Fakat gâvurların saldırıları gittikçe arttı. Şiddetinden hiç bir şey kaybetmeksizin beş altı saat sürdü. İslâm ordusu üzerine düşmanın top, tüfek mermileri yağmur gibi yağıyordu. O zaman Müslümanlar iş işten geçip bozgundan kurtulmak imkânı kalmadığını anladılar. Sadrazamın çevresindeki askerler bir yandan dövüşüp bir yandan kaçmaya koyuldu. Çoğu doğruca çadırlarına koşuyor ve sadece canıyla malını kurtarmayı^ düşünüyordu.


Sadrazam en yakın adamları ve Sancak-ı Şerifle birlikte dövüşerek otağına doğru çekildi. Bu sırada din düşmanları sağdan soldan ordugâhın içine girmiş bulunuyordu. Metrislerde kalmış olan askere, bulundukları yeri derhal boşaltmaları için buyruk gönderildi.


Düşman cellat çadırına varıp hazine çadırına bir bayrak dikince, Sadrazam yakın adamlarından birkaçıyla tekrar savaşa girip orda bulunan yığınla gâvura karşı çarpışmağa başladı. Elinde mızrağı gâvurların içine daldı. Maiyeti halkından bir kısmı, bu arada mektupçusu Hırvat Ali Efendi ile birçok ağa ve içoğlanı öldürüldü; Bir kısmı da yaralandı. Kendisinin kırmızı ceketli Arnavut muhafızları son nefere kadar kırıldılar.


Sadrazam gözü pek bir gayret ve çılgınca bir inatçılık içinde buradan uzaklaşmak istemiyordu. Bugünü görmektense ölmek yeğdir, diyerek ölümü savaş meydanında bulmak kararındaydı. Sipahi Ağası Osman Ağa, bunca din kardeşine acıdığı ve Sancak-ı Şerifi kurtarmak istediği için Sadrazama yalvarmaya başladı: “Efendimiz, kerem eyle! İş işten geçti! Fakat senin varlığın ordunun can damarıdır! Onu kurban ederseniz, bütün İslâm ordusu yok olur! Lütfet, çekip gidelim!”


Böyle söyleyip Sancak-ı Şerifi eline aldı ve Sadrazam sağ kalan maiyetiyle birlikte Yanık’a doğru çekilmeye yöneldi. Güneş batınımdan bir buçuk saat önce otağın arka kapısından çıkarak yola koyuldular. Orduda bulunan herkes sadece yükte hafif öteberisini yanına alıp, öteki mallarım olduğu gibi geride bıraktı. Böylece perişan ve yaslı bir halde, sadece kuru canlarım kurtararak ve kanlı gözyaşları dökerek çekip gittiler.


Gâvurlar ise, bütün çadırları, cephaneyi, savaş araçlarını ve büyük küçük üç yüz topun tamamını ele geçirdiler. Sadrazamın kendi hâzinesiyle diğer bütün malları çadırında kaldı. Sadece koyuna sokulabilen ve koltuğa sıkıştırılabilen ufak şeyler kurtarılabildi.


Her şeyin sahibi Allah’ın yüce arzusu ve İlâhî takdiriyle meydana gelen bu korkunç bozgundan herkes şaşkına dönmüştü. Yatsı vakti Sultan Süleyman’ın otağını kurmuş olduğu yerdeki saraya geldiklerinde yollarım da kaybettiler. Bir saat kadar burada şaşkınlık içinde, bir ileri bir geri at sürdüler. Sonunda Reis Efendi’nin adamları bir meşale yaktılar da, bu sayede yolu seçip Yanık’a doğru ilerlemek imkânını buldular.


Viyana’dan dört saat ötedeki ırmağı geçtikten sonra Sadrazam atının başını yolun sağ tarafına çevirip kenarda bir süre dinlendi. Sonra tekrar yola koyuldu. Gün doğarken sabah namazım tam zamanında kılmak üzere kısa bir mola verdi. Arkasından tekrar atlara binilip hareket edildi.


Ordunun geri kalan kısmı da, kimi önden kimi arkadan ama hepsi can kurtarma telaşı içinde Yanık’a bir an önce varmak amacıyla yollara dökülmüştü.

15 Mart 2016 Salı

Viyana Kuşatmasından Birkaç Günün Derlemesi

25 Ağustos Çarşamba


Bu gece, gâvurlar güneş batımından sonra Ahmed Paşa koluna karşı baskına kalktılar. Fakat Allah’ın yardımı sayesinde İslam askeri uyanık durumda bulunduğundan hiç bir zarar veremediler ve tersyüzü edip domuz damı denilen deliklerine domuzlar gibi kaçtılar.


Öğleden önce Sadrazam metrislere gitti. Hüseyin Paşa, Deli Bekir Paşa, Kethüda Bey Yusuf Ağa, Yeniçeri Ağası Rodoslu Mustafa Paşa iie diğer ordu kumandanlarını tabyasına çağırttı. Her birini uygun biçimde, fakat sertçe uyarıp, canlarını mallarını hak dini uğruna harcamalarını, başlamış olan hareketin başarıya ulaşması İçin bütün güçlerini kullanmalarını etkileyici şekilde emretti. Sonra da ileri hatlardaki tabyasına gitti.


Sadrazam, Eğri Vilâyetini Kethüda Ahmed Paşa’ya ve Maraş vilâyetini Ömer Paşa’ya verdi. Her ikisine de huzurunda en yüksek dereceden hilat giydirildi.


Öğleden sonra sol kanattaki Vezir Ahmed Paşa kolunda bir püskürme lağım patlatıldı. Arkasından tutuşan kavga ve döğüş alevi yarım saatten fazla sürdü. ‘Bir ara savaş son bulmayacakmış gibi göründü ve görülmemiş şiddetle dövüşüldü. Serdengeçtiler ağasına orta derecede hilat giydirildi.


Ömer Paşa, Harmûş Mehmed Paşa ve Saruhan Sancak Beyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa’ylâ daha bazı sancak beyleri koruma görevi verilerek Tatar Hanına gönderildi.


Geceleyin gâvur ordusundan gelme iki tutsakla, püskürme lağım patlatılmış olan yerde tutulmuş başka bir tutsak Sadrazamın huzuruna getirildi.


26 Ağustos Perşembe


Kuşluk vakti yeniçeri kolunda bir lağım patlatılıp arkasından yarım saat kadar zorlu savaş yapıldı. Zağarcı kolunda hendeğin içine doğru on adım daha ilerlendi. Öğleye doğru Afyonkarahisar Sancağı, Sadrazamın ağalarından Erzurumlu Ömer Ağa’ya verildi ve ‘kendisine yüksek dereceden bir hilat giydirildi.


Güneş batınımdan sonra Rumeli kolunda bir püskürme lağım atılıp gâvurların domuz damının büyük bir kısmı çökertildi. Bu yerin sabaha kadar bütünüyle ele geçirilmesi emredildi ve bu işi yürütmek üzere ö-zel olarak bir ağa görevlendirildi.


27 Ağustos Cuma


RUMELİ kolunda ölümü hiçe sayan kahramanlar, serdengeçtilerin önünde dikili duran kirpi engelleri sabah erkenden hayli gayret göstererek kementle kendilerine çektiler ve Sadrazamın huzuruna getirdiler. Kendilerine zengin armağanlar verildi.


Eğri ve Varat timariı sipahilerine buyruk yazılıp, Kethüda Ahmed Paşa’nın kethüdasıyla birlikte Macar Kiralına gitmekle görevlendirildiler. Buyrukta eksiksiz toplanmaları, Kıralla birlikte yola çıkıp Eğri Beylerbeyi Ahmed Pşa ve Varat Beylerbeyi Mehmed Paşa’yla birleştikten sonra ırmak yukarı ilerleyip öte yakada ordugâh kurmaları bildiriliyordu.


Geceleyin gâvurların bir lağımı keşfedildi. Öğleden önce gâvurlar Zağarcıbaşı koluna saldırdılar. Yarım saat süren zorlu bir savaştan sonra geri püskürtüldüler. Altı kelle ele geçirildi.


Uyvar Beylerbeyi Hocazade Haşan Paşa ordugâha geldi ve kendisine yeni Rumeli Beylerbeyi olarak Sadrazamın huzurunda törenle en yüksek dereceden hilat giydirildi. Rumeli Beylerbeyi olan Şeyhoğlu Ali Paşa’ya ise Uyvar vilâyeti verildi ve kendisine en yüksek dereceden hilat giydirildi. Haşan Paşa metrislere gitme buyruğu aldı.


İkindi üzeri Rumeli kolunda serdengeçtilerin bulunduğu yerde bir lağım patlatıldı. Bir sürü gâvuru havaya savurup birçoğunu da öldürdü. Şimdiye kadar hiç bir lağım bu derece etkili patlatılmamıştı. Arkasından da serdengeçtiler hemen hücuma kalktılar. Yarım saat süreyle gâvurla kavgaya tutuştular. Kelle ve tutsak ele geçirdiler. Bu lağımı hazırlamış olan askerler Sadrazamdan armağanlar aldılar.


Bu savaşta cebeciler kethüdası şehit düştüğünden, eski cebeci başı Fazlı Ağa’nın oğlu kethüda tayin edildi. Kendisine orta dereceden hilat giydirildi.


Çorum Sancakbeyi üç tutsak getirdi ve kendisine Sadrazamın huzurunda orta dereceden hilat giydirildi. Öte yandan akşama doğru Şeyhoğlu Ahmed Paşa tarafından dört tutsak gönderildi. Bunları getiren paşanın kapıcılar kethüdasına orta dereceden bir hilat giydirildi.


Bu gece gâvurlar kaleden otuz tane fişek attılar.

Viyana Kuşatmasında Temmuz’dan Ağustosa Geçiş

Sadrazam öğleden önce Vezir Ahmet Paşa kolunu ziyaret etti. Burada yarım saat kaldıktan sonra Yeniçeri Ağasının tabyasına gitti. Orda bulunduğu sırada Haznedar Ali Ağa da geldi. Sadrazamın yanında bir süre dinlendi. Birlikte serdengeçtilerin ileriye alınmış metrislerine giderek buradan kaleyi seyrettiler. Ancak Sadrazam haznedarla birlikte geri dönmedi. Kendisi için yeni kurulan tabyanın yapım çalışmalarını gözden geçirip eski savaş mahallinde kaldı. Sadece bir tek tabyaca ustası olduğundan Sadrazam dokuz kişiye küçük timarlar vererek onları tabyaca ustası tayin etti.


Metrisler her gün bir parça öne alındığından Yeniçeri Ağası için de yeni bir tabya yaptırıldı. Bu kola verilmiş bulunan beş Kolombrine topuyla yirmi beş Sahi topu ön hatlara çekilip ateşe hazır duruma getirildi.


İkindi namazından sonra sağ kanattaki Kara Mehmed Paşa kolunda bir lağım patlatıldı. Bir hayli gâvuru yok ettiyse de istenilen etkiyi pek yapamadı.


Güneş batmazdan az önce Tököly’den bir ulak geldi. Güneş batımından sonra gâvurlar, Kara Mehmed Paşa kolunda bir püskürme lağım patlattılar. Ama Allahın lütfu sayesinde kimseye bir zarar vermedi.


31 Temmuz Cumartesi


Bugün Haznedar Ali Ağa, Padişahın yanına dönmek üzere erkenden yola çıktı. Yanık’a kadar yanına Aydın Sancak Beyi Şeyhoğlu Ahmed Paşa ile Sadrazamın Delilerinden bir birlik verildi. Aynı zamanda Sadrazamın ağalarından Ömer Bey, Belgrad’a gönderildi. Yeğen Hüseyin Bey Te Telhisi İsmail Ağa’ya Haznedarın kafilesini mehterhaneyle uğurlamak görevi verildi. Sultan Süleyman otağının kurulduğu yerde yemek molası verildi. Telhisi İsmail Ağa ordugâha dönerken yola çıkan Ali Ağa’yla birlikte bir süre daha gidilip alayla uğurlandı.


Perşembe günü Tököly’den gelmiş bulunan Hırvat, bugün Tatar hanının oğlu Alp Giray komutasında on bin tatar askerinden meydana gelen bir takviye kuvvetinin Tököly’ye verildiği fermanını aldı; kendisine ayrıca iki adet hilat verildi.


Sipahi ve silahtar birliklerinden kendilerini, serilen geçti olarak yazdırmış bulunan bin askerin adı Sadrazamın huzurunda okundu ve künyeleri kütüğe geçirildi. Sipahiler altı bölüğe ayrıldı. Silahtarların adlarının okunması bugün yapılmayıp, ertesi güne ertelendi.


Akşam üzeri gâvurlar Kara Mehmed Paşa kolunda bir lağım patlattılar. Ancak Allahın inayetiyle, İslâm ordusuna hiç bir zarar vermedi. Aksine geri tepip bir hayli gâvuru cehennemin gayya kuyusuna gönderdi. Yeniçeri Ağası, Sadrazama bir ulakla haber gönderip metrislerde bir sancağın dahi zarar görmediğini bildirdi. Bu güzel haberden dolayı Sadrazam, ulağı çil çil altınla mükâfatlandırdı.


Yatsı namazı vakti Rumeli kolundan şarampollere karşı hücuma geçildi. Allahın yardımıyla hücum edenler ilerleyip şarampole bitişik hatta kadar olan kısmı ele geçirerek burada metrislendiler.


Geceleyin Tuna tarafındaki hristiyan ordusundan dokuz gâvur geldi. Sadrazamın huzurunda “Biz kendi arzumuzla kaçıp size hizmet etmek için geldik!” dediler. Merhamet sahibi Sadrazam lütûf ve kerem göstererek adamların Delibaşının emrine verilmesini buyurdular.


Yeni bataryalara yerleştirilmiş bulunan toplardan ikisine gâvurun güllesi değdi ve kundakları paramparça oldu.


Geceleyin şarampoller alınıncaya kadar bombalar ve taşlarla beş saat süreyle tasvir olunmaz bir savaş yapıldı.


1 Ağustos Pazar


Bugün Hanın oğlu Alp Giray Sultan rüzgâr gibi at koşturan on bin tatar ve Tökeli’nin maiyet adamlarıyla birlikte Pressburg’a gitmek üzere yola çıktı.


Râkoczy’den gelen ulaklar mektup getirdiler. Kendilerine Sadrazamın huzurunda hilat giydirildi. Öğleden sonra silahtar serdengeçtileri altı bölüğe ayrıldılar. Hepsi bin kişi kadardı. Sadrazamın huzurunda teker teker adları okundu. Düşman bugün çok şahane güllelerle atışa başladı. Öyle ki, rastladığı yeri süpürüyordu.


Yakalanan bir gâvur getirildi. Sadrazamın huzurunda sorguya çekildikten sonra öldürülmedi. Düşman ordusundan kaçtığı ve tavlacı askerler tarafından yakalandığı anlaşıldı.

12 Mart 2016 Cumartesi

Büyük Mitoloji Ailelerinden Athenai Soyu: Prokris ile Kephalos

Güzel, güzel olduğu kadar da talihsiz bir kadın, olan Prokris, Prokne ile Philomele’nin yeğenleriydi. Rüzgârlar tanrısı Aiolos’un torunu Kephalos’la evliydi. Mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı; ama bu mutluluk, Şafak tanrıçası Aurora’-nın araya girmesiyle bozuldu.”


Kephalos, her sabah erkenden kalkıp geyik avına çıkardı. Şafak, genç avcıyı birkaç kere görmüş, ona âşık oluvermişti. Ama Kephalos’un gözü, Prokris’ten başkasını görmüyordu. Aurora, yakışıklı delikanlının bu bağlılığını koparmak için elinden geleni yaptı. Sonunda, “Bakalım,” dedi, “karın da sana bu kadar bağlı mı? Nereden biliyorsun seni aldatmadığım?”


Bu soru, Kephalos’u çılgına çevirdi. Uzun süredir kanımdan uzaktaydı. Üstelik Prokris de Öyle güzeldi ki… Karımın kendisine bağlılığını denemeden İçi rahat etmeyecekti. Hemen kılık değiştirerek ülkesine döndü. Bazıları, bu konuda Aurora’nm delikanlıya yardım ettiğini söylerler. İster etmiş, ister etmemiş olsun, öyle değişik bir kılığa girdi ki Kepha değil karısı, neredeyse kendi bile tanıyamayacaktı kendisini.


Kıskanç avcıyı, acılı yüzlerle karşıladılar evinde. Delikanlı. “Neden böyle üzüntülüsünüz?” diye sordu hizmetçilere. “Efendimiz uzaklarda da onun için,” cevabını aldı. Bunu duyunca çok sevindi Kephalos: “Demek beni bu kadar çok seviyorlar,” diye düşündü. Prokris’in karşısına çıkarıldığı zaman sevinci daha da arttı. Karısı, kocasının yokluğundan ötürü öyle üzgün, öyle üzgündü ki… Kepha’os, neredeyse kendini tutamayıp kim olduğunu söyleyecekti: ama Aurora’nın alaycı sözleri geldi akima, Prokris’e yakınlık göstermeye başladı. “Ne kadar güzelsiniz.” dedi kadına. “Kocanız uzaklarda kim bilir kiminle sevişirken siz burada tek başınıza solup gidiyorsunuz.”


Prokrİs, ağırbaşlı davranışını sürdürdü, karşısındaki yabancıya yüz vermedi. “Ben kocama bağlıyım,” dedi, “o nerede olursa olsun, ben ondan başkasını sevemem.”


Birkaç gün sonra, kılık değiştirmiş Kephalos’un üstelemelerine dayanamayarak bir an duraklayıverdi. Bu duraklama Kephalos İçin yetti de arttı bile. “Utanmaz kadın!” diye bağırdı. “Bak, işte ben senin koçanım! Beni aldatmaya kalkarsın ha? Kendi gözlerimle gördüm!” Aslında gördüğü bir şey yoktu ya, neyse…


Prokris, uğradığı bu haksızlığa dayanamayarak evden kaçtı. Sevgisi, ansızın nefrete dönüvermişti. Kocasına da, bütün erkeklere de lanet ederek dağlara çıktı. Yalnız başına yaşayacaktı artık.


Çok geçmedi, Kephalos suçunu anladı; karısının izini aradı bir süre. Sonunda Prokris’i saklandığı yerde bularak bağışlamasını diledi. Kocasını hemen bağışlamadı Prokris, ama sonunda onunla yeniden aynı evde oturmaya boyun eğdi.


Karı-koca, eskisi gibi, mutluluk içinde yasamaya, başladılar. Gece gündüz birlikteydiler. Zaman zaman da ava çıkıyorlardı. Prokris, kocasına, nereye fırlatılırsa gidip oraya saplanan bir mızrak armağan etmişti.


Bir gün, yine ava gitmişlerdi. Karı-koca, ağaçların arasında ayrıldılar. Kephalos, çevresini gözetlerken biraz ilerisindeki bir çalılığın kıpırdadığını gördü. Karısının verdiği mızrağı çalılığa fırlattı hemen. Hayvan yerine, bağırarak bir kadın yığıldı otların arasına. Bu kadın, Prokris’te ölmüştü.


 


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Türk - Avusturya Tarihsel İlişkileri Üzerine “Viyana Kuşatması Kapsamında”

Viyana’nın 1683 yılında İkinci defa kuşatılması, Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Viyana önlerinde yenilmesi ve o tarihten sonra Avrupa ortalarındaki Türk üstünlüğünün yavaş yavaş gerilemeye başlaması ve sonunda Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması da yine bu dönüm noktasının getirdiği sonuçlar olmuştur.


1683 yılından, 1945’te Kızıl Ordu’nun Avrupa’nın kalbine girmesine kadar, Batı Hıristiyanlığının varoluşu bu denli ciddî bir tehlike ile karşılaşmamıştır.


Viyana surlarında gediklerin açıldığı bir sırada Türk üstünlüğünün yediği darbe, yakın ve uzak sonuçları ile Avrupa’nın modern tarihini tayin etmiştir denebilir. Batı Hristiyanlığının Türklüğe ve İslâmlığa karşı direnmesinin başlıca sorumlusu da Habsburg hanedanının yönetimindeki Avusturya olmuştur. Bu darbeden sonra Osmanlı İmparatorluğu kendini kolay kolay toparlayamamış; buna karşılık Avusturya, yıllardır sürdürdüğü Ren bölgesinde egemenlik kurmak politikasını değiştirerek gözlerini Tuna bölgesine; güneye, güney-doğuya çevirmiştir. 1683 yılında ‘Hilâl’ ile ‘Haç’ arasında son safhasına giren mücadele, 1914 kıyameti kopuncaya kadar sürmüştür.


Avusturya’nın temsil ettiği Batı Hristiyanlığının direnmesi, değişik adlar ve yönetimler altında yüzyıllarca öncesinden başlamış; 1683 Viyana kuşatmasında doruğuna erişmişti. Aslında, İngiliz tarihçisi Lord Acton’un da belirttiği gibi, modern Avrupa, tarihî Türk baskısının Avrupa’da hissedilmesi ile başlamıştır.


Tarihçiler, modern Avrupa tarihini 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethi ile başlatmaktadırlar. Aslında Türk baskısı kendini Avrupa’da çok daha önceden hissettirmiştir. İstanbul’un fethinden yüzyıl önce Orhan Gazi’nin ordusunun Rumeli’ye geçmesi, Sultan Murat’ın Balkan zaferleri, Yıldırım Beyazıt’ın Niğbolu’da Haçlı ordularını bozguna uğratması, Batı Avrupa Hristiyanlığının gözlerini daha çok açan baskılar olmuştur. Hatta çok daha gerilere kadar gidip 1071’de-ki Malazgirt zaferini, hatta ve hatta Türk askerî gücünün IX. yüzyılda Abbasî devletinin hizmetine girmesini de Avrupa tarihini etkileyen olaylar olarak görebiliriz.


Batı Avrupa Hristiyanlığının gözü, gerçek anlamda İstanbul’un fethi ile açılmıştır. O ana kadar, bir şehirden ibaret kalmış olsa bile; bir Bizans devletinin varoluşu, Batı Avrupa Hristiyanlığına bir dereceye kadar güven vermekteydi. Gerçi Ortodoks Doğu Hristiyanlığı ile Katolik Batı Hristiyanlığı birbirlerine düşmandılar, fakat bu düşmanlık din konularındaki anlaşmazlıktan doğuyor, sıkışık anlarda yine Hristiyan dayanışması az çok sağlanabiliyordu.


Eski Roma İmparatorluğunun vârisleri olduklarını iddia eden Doğu Hristiyanlığı ile Batı Hristiyanlığı, arasındaki çatışma, çok ortak gelenekleri, kültürleri olan iki akraba arasındaki çatışmadan, miras kavgasından farklı değildi. Buna karşılık Türk komşunun bu kavgadan faydalanıp akrabalardan birini ortadan kaldırması çatışmayı birbirinden bütünüyle ayrı kültürel, ekonomik, sosyal, politik geleneklerin, kuruluşların ve zıt iki felsefenin çatışması haline dönüştürmüştür.


Türk baskısının etkisi Avrupa’yı toparlanmaya, dayanışmaya ve istikrara zorlamıştır. Bu oluşumun sonucu da Viyana surları dibinde alınmıştır. Türkler, Viyana önlerine kadar yalnız kılıçlarının gücü ile gitmemişlerdir. Askerî güç kadar, Avrupa ülkeleri arasındaki çekişmelerden, özellikle tarım alanındaki ekonomik bozukluklar ve adaletsizliklerden Batı Hristiyanlığının Doğu Hristiyanlığına kendi sistemlerini uygulamakta gösterdiği inadın yarattığı tepkilerden de faydalanmışlardır.


Fetihten sonra Roma İmparatorluğunun kalıntıları için yeni bir mirasçı ortaya çıkmıştır. Batı ve Güney Avrupa’ya egemen olan Habsburg’lar, Bizans’ı ele geçiren Osmanoğulları bu mirasın kavgasını 56 yıl öncesine kadar sürdürmüşlerdir.

6 Mart 2016 Pazar

Marpessa, Marsyas, Melampus, Merope ve Myrmidon’lar

Marpessa


Kalydon avıyla Altın Post yolculuğuna katılan kahramanlardan Idas, Marpessa’ya tutuldu. Babasının iznini alarak onunla evlendi. İki genç mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlardı ki Apollon da gördü Marpessa’yı, içten içe sevmeye başla? dı. Bu yüzden tanrıyla kadının kocası arasında tartışma çıktı. Apollon, Marpessa’yı istiyor, Idas da karısını vermiyordu. Nerdcyse kavga bile edeceklerdi. Araya Zeus girip Marpessa’ya ikisinden birini seçmesini söyledi. Tanrıların uçarılığını herkes bilir. Marpessa’da biliyordu tabiî. “Bir gün Apollon beni bırakıp gider,” diye korktu, koca olarak Idas’ı seçti.


Marsyas


İlk flüt çalan kişi Athena’ydı. Önceleri bu çalgıdan hoşlanıyordu tanrıça; ama sonraları, flütü üflerken aklannın şişip yüzünün çirkinleştiğini anladı. Kaldırıp attı çalgısını, Satyr’lerden Marsyas yolda giderken onu buldu, alıp Çalmaya başladı. Çaldıkça keyiflendi, çaldıkça ustalaştı. Kendine güveni artınca Apollon’u yarışmaya çağırdı. Yarışmayı tanrı kazandı tabiî, ceza olarak da Marsyas’ın derisini yüzdü.


Melampus


Bir gün Melampus’un uşakları iki yılanı öldürdüler. Yavrularım da öldüreceklerdi ki Melampus onları kurtardı.


Aradan zaman geçti. Melampus bir gece uyurken kulaklarının yalandığını duydu. Korkuyla uyandı. Uyanır uyanmaz pencerede duran iki kuşun konuştuklarını duydu, hayvanlar ile söyledilerse hepsini anladı. İki yavru yılan, onun kulağını yalamış, hayvan konuşmalarını ahlamasını sağlamışlardı.


Bu olaydan sonra ünlü bir bakıcı olup çıktı Melampus. Geleceği söyleyerek birçok kişinin canım, hatta kendi canını’: bile kurtardı. Düşmanları onu yakalayıp bir odaya kapamışlardı. Melampus, odada yatarken iki solucanın konuştuklarını duydu, Solucanlardan biri, tavanı tutan kirişlerin çürüdüğünü, odanın neredeyse yerle bir olacağını söylüyordu. Melampus, düşmanlarını çağırdı hemen, “Birazdan tavan çökecek, beni başka bir yere götürün,” dedi. Düşmanları onu odadan çıkardıktan sonra tavan çöktü. Melampus’un geleceği bildiğini görüp onun bu gücünden korkan düşmanlar, bağışlanmalarım dileyerek kaçıp gittiler.


Merope


Merope’nin kocası, Herakles’in oğullarından Miessenia kralı Kresphontes’ti. Kresphontes, bir çarpışma sırasında iki oğluyla birlikte öldürüldü. Üçüncü oğlu Aiptyos; Arkadia’da saklandı.


Kocası öldükten sonra Kresphontes’in kardeşi Polyhontesle evlendi Merope. Aradan zaman geçti, Aiptyos saklandığı yerden çıkageldi. Başı derde girmesin diye kendisinin Aİptyoa’u öldüren adam olduğunu söyledi kirala. Bunu duyan Merope, onu Öldürmeye kalktı. Sonunda Aiptyos olduğunu anladı onun. Ana-oğul birleşip Polyphontea’i öldürdüler. Aiptyos tahta geçti.


Myrmidon’lar


Myrmidon’lar, Aigina adasında yaşayan insanlardı. Eskiden karınca oldukları ı için son derece çalışkandılar. Akhilleus’la birlikte Troia savaşma katılmışlar, cesaretlerini göstermişlerdi.


Tanrılar tanrısı Zeus, adaya adını veren Aigina’ya tutuldu. Aigina’nın yüce tanrıdan Alakos adlı bir oğlu oldu. Her zamanki gibi küplere bindi Hera, adada kim varsa hepsini öldürdü. Bunun üzerine bir tapmağa gitti. Aiakos; Zeus’a yalvardı. Onun kendi babası olduğunu hatırlattı tanrıya Birden yerdeki karıncalar çarptı gözüne. “Zeus,” dedi, “n’olur, yardım et bize. Su karıncalar insan olsunlar, boşalan adamız yeniden dolsun.” O anda bir şimşek çaktı gökyüzünde.


Ertesi sabah bir gürültüyle uyandı Aiakos. Sarayın dışından geliyordu bu gürültü. Kral hemen pencereye koştu. Sokaklar insanla doluydu. Zeus, oğlunun yakarışım kabul edip karıncalan insan yapmıştı.


Bu olaydan sonra Aigina halkına Myrmidon’lar denildi. Myrmidon kelimesi Yunanca karınca anlamındaki myrmikesrten gelmektedir.